| | |
| Kişisel | |
Ben Kimim Ben Kimim Faaliyetlerim Faaliyetlerim Yayınlarım Yayınlarım Yazılarım Yazılarım |
| | |
| | |
| Yazılar... | |
Hakikat Damlaları Hakikat Damlaları Her Telden... Her Telden... Sivil Toplum Sivil Toplum Yönetim Sorunları Yönetim Sorunları |
| | |
| | |
| Sayaç | |
|
6203 Ziyaretçi 2 şu An Bağlı |
| | |
|
| | |
| Hoşgeldiniz Uludoğan Mustafa | |
Hak ve hakikat yolundaki başarıları ödüllendirmek, iyiliğe, dolayısıyla da dine ve Allah'a saygının gereğidir. *** Bizim en büyük zaaflarımızdan biri de, akıl, mantık ve muhakemeyle davranılması gerekli yerlerde de hislerimizle hareket etmemizdir. *** Hakikî bir müslüman hiç kimseyi aldatmayacağı gibi aldatmayı da düşünmez. *** Hınç ve kine, hınç ve kinle mukabelede bulunmama bizim yüce ve yüksek ahlakımızın gereğidir. *** Bizim mücazaatımız mükafaattan mahrum bırakmaktır. *** Gönül bir taht ise şayet, bu tahtın Süleyman'ı Hazreti Muhammed (sallallahü aleyhi vesellem)'dir * * * Mücerred ilim bir şey ifade etmediği gibi mücerred gençlik de bir şey ifade etmez. Talim ve terbiye görmüş gençliktir ki, kendi milletini devletler muvazenesinde önemli bir konuma yükseltebilir. * * * Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) doğru tilavet edilse varlık doğru okunmuş ve hakkıyla anlaşılmış olur. * * * Diyalektik bize küfür dünyasının armağanıdır. * * * İnsan günaha bir dakika bile hakk-ı hayat tanımamalı, kaydığı noktadan, düştüğü çukurdan bir an evvel kurtulmaya bakmalıdır. |
| | |
| | |
| Son 5 Haber | |
Sitenizde Yayınlamanız İçin Bu Haberler RSS Formatındadır.
http://uludogan.net/data/newstr.xml
Bu işleri yapanlar köşeyi dönecek!
- yapımcı: Mustafa ULUDOĞAN
03/05/2012 * 18:44
İş fırsatları alanı her geçen gün daha da genişliyor. Henüz revaçta olmasa da bu mesleklerin geleceği parlak.
İşte cazip görünmeyen ama çok kazandıracak meslekler...
Manda yetiştiriciliği yine revaçta Manda yetiştiriciliği yeni bir fırsat kapısı aralayabilir. Zira manda popülasyonu son yıllarda oldukça düştü. 40 yıl önce sulak alanların 'sıtma eradikasyonu' gerekçesiyle kurutulması ve mandanın sulak alanları sevmesi nedeniyle 1960'larda bir milyona yaklaşan manda popülasyonu günümüzde 70 bin adede kadar gerilemiş durumda. Bu tablo, girişimciler için bir fırsat kapısı olabilir. Manda yetiştiriciliği, başta Tarım Bakanlığı olmak üzere çoğu kurum ve üniversite tarafından destekleniyor. Düşük faizli uzun vadeli krediler ise devlet bankalarında bu işin girişimcilerini bekliyor. Kayseri Damızlık Birliği Başkanı Güney Çakı, özellikle mandanın süt ve yoğurduna oldukça talep olduğunu ifade ediyor. İnek sütünün litresinin 80 kuruş olmasına karşın manda sütünde bu fiyatın 2 TL’ye çıktığına dikkat çeken Çakı, “Manda yetiştiriciliği oldukça randımanlı. 100 baş manda için 80 bin TL yatırım yeterli. İstanbul’da Çatalca, Trakya bölgesi, Kayseri’nin Develi bölgesi manda yetiştiriciliği uygun” diyor. Yeni bir girişim: Charollais koyunu Anavatanı Fransa’nın Saone et Loire bölgesi olan Charollais koyunu, son zamanlarda en gözde koyun çeşitlerinden biri. Genellikle eti için yetiştirilen bu koyun, birçok ülkede yağsız kuzu eti için kullanılıyor. Bu koyun ırkının en önemli özelliği ise kuzularının erken yetişmesi ve etinin yağsız olması. Bu nedenle yetiştiriciler ve tüketiciler tarafından tercih ediliyor. Ayrıca sütü de normal koyuna göre daha fazla. Charollais koyununun normal koyuna göre yüzde 250 daha karlı olduğunu söyleyen saanen.org Satış Müdürü Osman Atız, bu koyunların genellikle Fransa ve Bulgaristan’dan ithalatının yapıldığını belirtiyor. Bu koyun türünün üretimi için proje başlattıklarını belirten Atız, “İlk koyunlarımızı aldık. Satışlara ise 2013 yılında başlayacağız” diyor. Kuzuların satış fiyatı 800 lira. Kuzulardan ertesi yıl geri dönüş alınabiliyor. Bu alanda yatırımı düşününler için karlı bir yatırım olabilir İsviçreli Saanen keçisi kazandırıyor Adını İsviçre’deki Saane Vadisinden alan Saanen keçileri, süt verimliliği, kolay beslenmesi ve farklı koşullara kolaylıkla uyum sağlamasıyla keçi besiciliğinde önemli bir yere sahip. Saanen ırkının en önemli özelliklerinden birisi olan farklı iklim koşullarına uyma yeteneği sayesinde, götürüldüğü yerlerde çok çabuk adapte olabiliyorlar. Erken çağda cinsi olgunluğa ulaşıyor ve hızlı ürüyorlar. Bu da Saanen ırkının yetiştirme yönünden en önemli avantajı. Ortalama 2.5 yaşında süt verimleri ise ortalama 750 kilograma ulaşıyor. Bu keçiler kapalı alanda bile yetiştirilebiliyor. Örneğin kullanılmayan meraların, bu alanda yetiştiricilik yapmak isteyenler için uygun olduğu ifade ediliyor. Bu keçiler oğlakken tanesi 400 TL’den, keçiyken ise 500 TL’den alınabiliyor. Trabzon hurması yetiştirebilirsiniz Halk arasında ‘Trabzon hurması’ olarak bilinen aynı zamanda Japon elması olarak da anılan bu hurma çeşidi, son yıllarda halk arasında oldukça tüketilmeye başlandı. Domatesi andıran görüntüsüyle diğer hurmalardan ayrılan Trabzon hurması, en rahat Akdeniz ikliminde yetişiyor. Bu hurmanın en avantajlı özelliği ise ekiminde kullanılan toprak türünün önemli olmaması. Darende Kaymakamlığı Ziraat Mühendisi İlker Bıçakçı, bugüne kadar hiçbir üreticinin bu ürünle ilgili sorun yaşamadığına dikkat çekiyor. Halk arasında da ürünün oldukça talep gördüğünü ifade eden Bıçakçı, “Ekim için en uygun yerler, Hatay, Antakya, Mersin ve Malatya. 3’üncü yılın sonunda meyvesini vermeye başlıyor, 5’inci yılın sonunda ise ağaçlar ortalama verime kavuşuyor” diyor. Avrupa altın çilek bekliyor Başbakan Tayyip Erdoğan alırken görüntülenince kilosu o günlerde 90 liraya kadar çıkan altın çilek, yasadışı üretilen bazı hapların ölümcül sonuçlara neden olduğu söylentileri üzerine zor günler yaşasa da yine de tüketici tarafından oldukça talep gören bir ürün. Bol lifli olması nedeniyle zayıflamaya yardımcı olduğu ifade edilen altın çilek, yüksek C vitamini özelliğiyle de dikkat çekiyor. Seralar ya da açık alanlarda bu çilek yetiştirilebiliyor. Özellikle Mersin ve Antalya civarının bu ürün için en uygun yetişme alanları olduğu ifade ediliyor. Bu işe hobi olarak başlayan ancak daha sonra üretime geçen Murat Akkoç, “Hobi olarak başladığım bu işte altı ayda 2 bin tonluk üretime ulaştım. Daha sonra ürünü büyük marketlere pazarladım” diyor. Bu iş modeli için bir dönümlük bir bahçe yeterli. Bin fide için bin TL yatırım yapılması gerekiyor. Bu ürün, meyve-sebze hallerinin yanı sıra marketlere de pazarlanabilir. Ayrıca ürün için Hollanda, Almanya, Fransa gibi AB ülkelerinde de talep olduğu ifade ediliyor stiridye mantarında fırsat var Türkiye’de tarım sektöründe yeni bir yer bulmaya başlayan istiridye mantarı da girişimciler için de fırsat sözkonusu. Avrupa’da 1900’lü yılların başında kültür altında üretimi yapılan, Uzakdoğu’da ölümsüzlük mantarı çeşitlerinden biri olan istiridye mantarı, dünyada beyaz kültür mantarından sonra en çok satılan 2’nci ürün olarak ifade ediliyor. Türkiye’de bu mantarın tüketimi henüz Avrupa’nın 40’ta biri kadar olsa da her yıl artan bir tüketim söz konusu. İstiridye mantarının tamamen doğal şartlarda üretildiğini ve bu nedenle talep gördüğünü söyleyen Marmara Mantar Genel Müdür Yardımcısı Halil Soyhan, bu mantarın izolasyonlu çatı katlarında ya da bodrum katlarında klima olması koşuluyla rahatlıkla yetiştirilebildiğini ifade ediyor. Ponny çiftlikleri kurabilirsiniz Daha çok sirklerde görmeye alıştığımız minyatür at çeşitlerinden ponny yetiştiriciliği henüz Türkiye’de yaygın değil. Zira Türkiye’nin iklimi bu atların yetiştiriciliğini yapmak için oldukça uygun. En küçüklerinin boyu sadece 42 cm, kiloları ise 20-60 arasında değişiyor. Daha çok ABD, Arjantin ve İngiltere başta olmak üzere çok sayıda ülkede özel çiftlikleri bulunuyor. ABD dışında henüz pet shop'lara girmeseler de alıcılar doğrudan onların yetiştirildiği çiftliklere ulaşıyor. Meral Sultan Harası Müdürü Hasan Güner, özellikle erken yaşta atçılığa başlayan çocuklar için bu atların binicilik öğrenimi açısından ideal olduğunu vurguluyor. Atların genelde Hollanda, Belçika, Fransa gibi ülkelerden ihraç edildiğini belirten Güner, bu iş modelinin henüz Türkiye’de olmadığını ancak böyle bir girişimin yapılması durumunda ilgi uyandıracağını ifade ediyor. Ponny’lerin fiyatı 5 bin Euro’dan başlıyor. Güner, atların genellikle eğitimli olarak geldiğini söyleyerek, “Bir adet erkek, üç adet dişi Ponny alarak bu işe başlayabilir, atları kendiniz üretebilirsiniz. Bunun için altı ahırlık bir alan ilk etapta yeterli” diyor. Çekirdeksiz limon üretebilirsiniz Mersin’e bağlı Alata Bahçe Kültürleri Araştırma İstasyonu Müdürlüğü uzun çalışmalar sonucunda, çekirdeksiz limon üretti. Dokuz ay tazeliğini koruyan ve çekirdeksiz olan bu limonlar, girişimciler için farklı bir iş modeli olabilir. Ürünü tescilinin yapıldığını söyleyen müdürlüğün proje sorumlusu Güçer Kafa, “Dünya standartlarına göre bir ürün ürettik. Uzun süre muhafaza edilebildiği için ürünün ihracat açısından da avantajı var” diyor. Projeyi ABD’li bir firmanın yakından takip ettiğini ve şu aşamada karantina testleri yaptığını belirten Kafa, aynı projeyle Güney Afrikalı bir şirketin de ilgilendiğini ifade ediyor. Ürünü 2013 yılı sonuna kadar üreticilere sunacaklarını söyleyen Kafa, “Çekirdeksiz limon, en büyük rakibimiz İspanya ve Arjantin’le olan rekabet gücümüzü artıracak. Biz ‘küt diken’ dediğimiz en iyi limon çeşidini çekirdeksiz hale getirdik. Bu da ihracatta üreticiye avantaj sağlayacak” diyor. Mersin’e bağlı Alata Bahçe Kültürleri Araştırma İstasyonu Müdürlüğü uzun çalışmalar sonucunda, çekirdeksiz limon üretti. Dokuz ay tazeliğini koruyan ve çekirdeksiz olan bu limonlar, girişimciler için farklı bir iş modeli olabilir. Ürünü tescilinin yapıldığını söyleyen müdürlüğün proje sorumlusu Güçer Kafa, “Dünya standartlarına göre bir ürün ürettik. Uzun süre muhafaza edilebildiği için ürünün ihracat açısından da avantajı var” diyor. Projeyi ABD’li bir firmanın yakından takip ettiğini ve şu aşamada karantina testleri yaptığını belirten Kafa, aynı projeyle Güney Afrikalı bir şirketin de ilgilendiğini ifade ediyor. Ürünü 2013 yılı sonuna kadar üreticilere sunacaklarını söyleyen Kafa, “Çekirdeksiz limon, en büyük rakibimiz İspanya ve Arjantin’le olan rekabet gücümüzü artıracak. Biz ‘küt diken’ dediğimiz en iyi limon çeşidini çekirdeksiz hale getirdik. Bu da ihracatta üreticiye avantaj sağlayacak” diyor. Bakir bir pazar: İstiridye yetiştiriciliği İstiridye, gurme restoranlarda ve balıkçı tezgahlarında aranan bir deniz ürünü olarak biliniyor. Lüks segmentine giren bu ürünün en önemli özelliği ise besleyici özelliği olması. İstiridye için birçok ülkeden büyük bir talep var. Eşeyli üreme özelliğine sahip istiridyelerde döl verimi oldukça yüksek. Örneğin bazı türlerden birey başına, üreme mevsimi boyunca, 100 milyon yumurta almak mümkün. İstiridye yetiştiriciliği, balık çiftliklerindeki sisteme benzerlik gösteriyor. Yani yavrular kuluçkahanelerde üretiliyor. Rotifer Su Ürünleri’nin sahibi Prof. Dr. Atilla Alpaz, Türkiye’de Marmara ve Ege bölgesinin istiridye yetiştiriciliği oldukça uygun olduğunu ancak henüz bu alanda bir Pazar oluşmadığına dikkat çekiyor. Deniz kenarında kapalı bir tesis kurularak bu işe adım atılabileceğini ve bunun maliyetinin de 500 ile 600 bin TL arasında değişebileceğini ifade eden Alpaz, “Geleceği oldukça parlak bir alan. Ayrıca yurtdışı pazarlarda da bu ürün kendisine oldukça kolay yer bulabilir” diyor Organik sütten sonra ayranı da yaptılar Türkiye’de organik ürünlere olan talep bu alanda yeni ürünleri de beraberinde getiriyor. Organik sütten sonra şimdi de Tire Süt Kooperatifi organik ayranı piyasaya sundu. Tamamen organik sütten elde edilen organik ayranlar, İstanbul, Ankara ve İzmir'de Migros, Tansaş ve Kipa hipermarketlerinin yanı sıra, İzmir'de Pehlivanoğlu süpermarketlerinde satışa sunuldu. Organik ayranın kısa bir süre önce piyasaya sunulmasına karşın oldukça beğenildiğini söyleyen Tire Süt Kooperatifi Basın Danışmanı Koray Hoylu, “Tüketice doğal ürünlere bir dönüş var. Şimdi otellerden de teklifler almaya başladık. Tire Süt Kooperatifleri olarak ayrıca bayilik veriyoruz. Süt, ayran, sucuk ve Tire köfteden oluşan bu konsept girişimciler için yeni bir iş modeli oluşturabilir” diyor. Cam şişede litrelik olarak satışa sunulan organik ayranın satış fiyatı ise 3.15 TL. Suda domatesle yüksek verim Suda domates üretimi aslında boru üretimi yapan ve Mir Holding çatısı altında faaliyet gösteren Dizayn Grup’un bir projesi… Topraksız tarım uygulaması alanında geliştirilen teknikle, bir kilo domates üretimi için damla sulama yöntemiyle tüketilen 60 litre su miktarı altı litreye düşürüldü. Bu üretim tekniğinde bitkinin kök bölgesindeki besinlere 60’ın üzerinde optimizasyon yapılıyor. Suyun debisi, Ph değeri irdeleniyor. Ekolojik Tarım Sera Müdürü İlker Genç, suda domates yetiştiriciliğiyle herhangi bir domates cinsinden iki buçuk kat daha fazla verim alındığını belirtiyor. Bu yöntemle yapılan yetiştiricilikte dönüm başına 65 ile 80 ton arasında verim alınabildiğini kaydeden, “Anahtar teslim seralar kuruyoruz. Fide, gübre, ilaç, ambalaj gibi her türlü ihtiyacı biz tedarik ediyoruz. Maliyeti dönüm başı 105 bin Euro. 3 ile 5 yıl arasında yatırımın geri dönüşü alınıyor. Tüketici organik bal arıyor Türkiye, bal üretiminde dünyanın sayılı doğal üretim alanlarına sahip. Özellikle Toroslar ve Doğu Anadolu'nun yüksek yaylarından elde edilen ballar kalitesiyle, Doğu Karadeniz’deki ballar ise tıbbi nitelikleriyle öne çıkıyor. Son yıllarda organik bala olan talepteki artış dikkat çekici. Özellikle son günlerde yaşanan sahte bal krizinin ardından tüketicinin ‘en doğal’a olan yönelişi de bu noktada girişimciler için fırsatlar yaratıyor. Gebze Bal Üreticileri Birliği Başkanı Kadir Gürkan, organik bal üretimi için yerleşim yerlerine en az 5 kilometre uzaklıkta bir alana, kimyasal boya içermeyen peteklere ihtiyaç olduğunu söylüyor. Organik bal üreticisi olmak için en 2-3 yıl sürekli denetimlerden sonra organik üretim sertifikası alınması gerekiyor. Gürkan, özellikle İstanbul’un Şile ilçesi ile Çankırı’nın Çerkeş yaylarının üretim için uygun olduğunu vurguluyor. Bir kovanın maliyeti 250 ile 300 TL arasında değişiyor. Minimum 200 ile 300 kovan alınması gerekiyor. Bir kovanın toplam yıllık üretimi ise 18 ile 30 kilogram arasında değişiyor. Normal balın kilogramı 25 ile 30 TL arasında satılırken, bu rakam organikte 150 ile 200 TL arasında değişiyor. Maliyetsiz bir ürün: Dikenli incir Kendiliğinden doğada yetişen, kaktüsgillerden bir bitkinin meyvesi olan dikenli incir, Mersin’in Tarsus İlçesi’ndeki köylülerin önemli geçim kaynaklarından birisi haline geldi. Türkiye’nin hemen hemen her yöresinde görülen ancak, Akdeniz ve Ege’de daha sık rastlanan yabani bir bitki olan dikenli incir, halk arasında ‘Frenk inciri’, ‘Frenk yemişi’ olarak da biliniyor. Kıraç alanlarda, kurak ve kireçli topraklarda yetişen, ana vatanı ise Güney Afrika olan dikenli incirin Tarsus’a bağlı köylerde hasadı yapılıyor. Yıllık ise 150 bin ton civarında toplanıyor. Tarsus Ziraat Odası Başkanı Ali Gezer, "Dikenli incir kırsal kesimlerde yol kenarlarında bile kendiliğinden yetişiyor. Köylüye de sadece toplayıp satmak kalıyor” diyor. Köylüden 20 kilogramlık sandık 12-13 TL’den alınan bu ürün, 60 TL’den alıcı buluyor. Dikenli incir için özellikle Fransa’dan talep aldıklarını ifade eden Gezer,” “Ayrıca Hacettepe Üniversitesi ile yürüttüğümüz bir projeyle bu ürünü ilaç sektörüne de kazandırmayı hedefliyoruz” diyor. Solucan gübresi yapabilirsiniz Solucan gübresi, 50 yılı aşkın bir süredir ABD başta olmak üzere Avrupa’da ve dünyanın birçok başka ülkesinde üretiliyor. Her tür meyve, sebze, ağaç ve bitki türlerinin yetiştirilmesinde de yaygın olarak kullanılıyor. Bu solucanlara besin maddesi olarak verilen organik olarak yetiştirilen büyükbaş hayvan dışkılarını, organik bitkisel menşeli atıkları ve geri dönüşümde kullanılabilir nitelikte evsel ve kâğıt atıklarını, kısa süre içerisinde dönüştürmek sureti ile oluşturdukları gübre, yüksek kalitede bir gübre. Bu anlamda iş fikri oluşturmuş girişimciler var. Örneğin, İstanbul ve Antalya’da bu anlamda kurulmuş solucan gübresi üretim tesisleri var. Siz tesis kurmasanız bile bu işe kompost kutular alarak başlayabilirsiniz. Bu kutular sayesinde, evlerinizden çöp olarak atılan sebze, meyve kabuk ve posaları, yumurta kabukları gibi değerli organik atıkları değerlendirerek, yüksek kalitede yüzde 100 organik solucan gübresine dönüştürebilirsiniz. Hatta bunu yaşadığınız mahalleye yayarak, işinizi büyütebilirsiniz. Günlük 250 gramlık evsel atık, 500 solucanla gübre haline dönüştürülebiliyor. Gübrelerin kilogramı ise 2 TL’den satılıyor. Kutuların fiyatı 250 ile 550 lira arasında değişiyor. Zahmetsiz ve pahalı bir ürün: Tatlı patates Manavlarda kilogramı 15-20 liradan satılan tatlı patates, Türkiye’de henüz çok yaygın değil. Oysaki en az normal patates kadar zahmetsiz yetişiyor. Tek farkı ise tatlı patatesin daha sıcak iklimlerde yetişiyor olması. Türkiye’de tatlı patatesin sadece Hatay’da yetiştirildiğini söyleyen Mustafa Kemal Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Emin Çalışkan, ürünün yüksek gelir sağladığına dikkat çekiyor. Üniversite olarak laboratuvarda ürünün hastalıklı genini temizlediklerini ve verimli hale getirdiklerini belirten Çalışkan,” 3-5 yıl içerisinde bu ürüne olan talep artacak. ABD’nin yeni trendi: Kalamata zeytini Sandviç ve kanapelerin vazgeçilmezleri arasına giren kalamata zeytini, son zamanlarda oldukça revaçta. Özellikle ABD’de oldukça moda olan kalamata zeytini, Avrupa’da da çok tüketiliyor. Türkiye’de iri olması nedeniyle ‘eşek zeytini’ adı verilen bu tür, normal zeytinin iki katı büyüklüğünde. Ödemiş, Tire ve Akhisar yörelerinde yetişen bu zeytin, adı Yunanistan’ın Kalamata yöresinden geliyor. Bu zeytin sirkeyle terbiye ediliyor ve mayalanıyor. Tadı ise turşuya benziyor. Bu zeytinin aynı zamanda iyi bir hiraç ürünü olduğunu söyleyen Hisar Zeytincilik Gıda Mühendisi Kemal Cengiz, “Özellikle ABD, Türkiye’den her yıl 5 bin ton kalamata zeytini ihracatı yapıyor. Ancak üretim hala yetersiz” diyor. Bu zeytinin yetiştiriciliğinin yanı sıra değişik ambalajlarda pazarlamasının da yapılabileceğini kaydeden Cengiz, yaklaşık 700 bin TL’lik yatırımla, 200 adet zeytin tankı alınabileceğini ve zeytin kilogramının 2,5 liradan satılabileceğini ifade ediyor. Kaktüsten yapılan doğal şurup Agave şurubunu son zamanlarda yemek ve özellikle tatlı tariflerinde daha sık duymaya başladık. Aslında agave şurubu, agave kaktüsünden elde edilen doğal bir tatlandırıcı. Agave kaktüsü aynı zamanda tekila içkisinin de elde edildiği bir bitki. Şurup ise kaktüsün içindeki sıvı. Bu sıvı, beyaz şekere göre yüzde 25 daha tatlı olduğundan, daha az kullanılması yeterli oluyor. Bir diğer özelliğinin ise vücut tarafından daha kolay metabolizma edilmesi yani kan şekerini daha az yükseltmesi olarak ifade ediliyor. Kıvam ve renk olarak bala benzeyen bu şurup, Türkiye’ye The LifeCo firması tarafından getiriliyor. The LifeCo’nun kurucusu Ersin Pamuksüzer, ürünün özellikle ABD ve Avrupa’da oldukça fazla tüketildiğini ancak Türkiye’de yeni yeni tanınmaya başladığını ifade ediyor. Eczane, aktar ve marketlerde rahatlıkla satışı yapılabilecek bu ürünün bayiliğini yapabilirsiniz. Agave şurubunun fiyatı ise 19 ile 195 lira arasında değişiyor. Portakal kabuklarını toplayabilirsiniz Adana ve Osmaniye çevresi ile narenciye üretiminin yoğun yapıldığı yörelerde, üreticiler, kurutulmuş portakal kabuğu satarak para kazanıyor. Osmaniye'nin Kadirli ilçesinde portakal kilosu bahçede 30 kuruştan, kurutulmuş kabuğu ise 2 TL'den satılıyor. Gıda, kozmetik, ilaç sanayi gibi sektörlerde ham madde olarak kullanılan portakalın kabuğunun yurt içi piyasa da alıcı bulduğu gibi Almanya, Fransa ve İngiltere gibi Avrupa ülkelerine de ihraç ediliyor. Her yıl aralık ayında başlayan bu iş mayıs sonuna kadar devam ediyor. Portakal kabuğunu iki şekilde toplanıyor. Birincisi mahallelerden portakal kabuklarını birilerini toplattırabilirsiniz. İkincisi ise portakalı siz satın alıp kabuğunu soydurabilirsiniz. Üç gün güneşte kurutulan portakal kabuğu daha sonra çöpünden ve çürümüş kabuklardan temizleniyor. Sonra kabukları çuvallara doldurarak sevkiyata hazır hale getiriliyor. Süs bitkileri ihracatı artıyor Süs bitkileri sektörü 2011 yılında ihracatta yeni bir rekora imza attı. Türkiye süs bitkileri ihracatı geçtiğimiz yıl yüzde 36 artarak 76.3 milyon dolara ulaştı. Sektör devamlı büyüme trendi içerisinde. Zira sektörün önemli üreticilerden olan İtalya, İspanya gibi rakip ülkelerin yüksek üretim maliyetleri nedeniyle üretimi bırakmaları da Türkiye için bir avantaj sunuyor. Süs Bitkileri ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Başkanı Osman Bağdatlıoğlu, canlı bitki ve peyzaj ürünleri üretim ve ihracatının giderek önem kazandığını söylüyor. Bu ürünlerin üretimi ve yatırımının önümüzdeki dönemde ihracat açısından gelecek vaat ettiğini belirten Bağdatlıoğlu, şöyle devam ediyor: “İhracatta özellikle canlı bitkiler önemli artış kaydediyor. Bu ürün grubunda Türkmenistan, Irak, Azerbaycan ve Özbekistan gibi pazarlarda ihracatımız artıyor. Ayrıca kesme çiçekte karanfil ve gerbera en çok ihraç edilen türler. Bu türleri, krizantem, lilium, lisianthus, anemone ve yeşillikler izliyor. Hazır buketler de ihracatta önem kazanıyor.” Devamı.../...
İş fırsatları alanı her geçen gün daha da genişliyor. Henüz revaçta olmasa da bu mesleklerin geleceği parlak.
İşte cazip görünmeyen ama çok kazandıracak meslekler...
Manda yetiştiriciliği yine revaçta Manda yetiştiriciliği yeni bir fırsat kapısı aralayabilir. Zira manda popülasyonu son yıllarda oldukça düştü. 40 yıl önce sulak alanların 'sıtma eradikasyonu' gerekçesiyle kurutulması ve mandanın sulak alanları sevmesi nedeniyle 1960'larda bir milyona yaklaşan manda popülasyonu günümüzde 70 bin adede kadar gerilemiş durumda. Bu tablo, girişimciler için bir fırsat kapısı olabilir. Manda yetiştiriciliği, başta Tarım Bakanlığı olmak üzere çoğu kurum ve üniversite tarafından destekleniyor. Düşük faizli uzun vadeli krediler ise devlet bankalarında bu işin girişimcilerini bekliyor. Kayseri Damızlık Birliği Başkanı Güney Çakı, özellikle mandanın süt ve yoğurduna oldukça talep olduğunu ifade ediyor. İnek sütünün litresinin 80 kuruş olmasına karşın manda sütünde bu fiyatın 2 TL’ye çıktığına dikkat çeken Çakı, “Manda yetiştiriciliği oldukça randımanlı. 100 baş manda için 80 bin TL yatırım yeterli. İstanbul’da Çatalca, Trakya bölgesi, Kayseri’nin Develi bölgesi manda yetiştiriciliği uygun” diyor. Yeni bir girişim: Charollais koyunu Anavatanı Fransa’nın Saone et Loire bölgesi olan Charollais koyunu, son zamanlarda en gözde koyun çeşitlerinden biri. Genellikle eti için yetiştirilen bu koyun, birçok ülkede yağsız kuzu eti için kullanılıyor. Bu koyun ırkının en önemli özelliği ise kuzularının erken yetişmesi ve etinin yağsız olması. Bu nedenle yetiştiriciler ve tüketiciler tarafından tercih ediliyor. Ayrıca sütü de normal koyuna göre daha fazla. Charollais koyununun normal koyuna göre yüzde 250 daha karlı olduğunu söyleyen saanen.org Satış Müdürü Osman Atız, bu koyunların genellikle Fransa ve Bulgaristan’dan ithalatının yapıldığını belirtiyor. Bu koyun türünün üretimi için proje başlattıklarını belirten Atız, “İlk koyunlarımızı aldık. Satışlara ise 2013 yılında başlayacağız” diyor. Kuzuların satış fiyatı 800 lira. Kuzulardan ertesi yıl geri dönüş alınabiliyor. Bu alanda yatırımı düşününler için karlı bir yatırım olabilir İsviçreli Saanen keçisi kazandırıyor Adını İsviçre’deki Saane Vadisinden alan Saanen keçileri, süt verimliliği, kolay beslenmesi ve farklı koşullara kolaylıkla uyum sağlamasıyla keçi besiciliğinde önemli bir yere sahip. Saanen ırkının en önemli özelliklerinden birisi olan farklı iklim koşullarına uyma yeteneği sayesinde, götürüldüğü yerlerde çok çabuk adapte olabiliyorlar. Erken çağda cinsi olgunluğa ulaşıyor ve hızlı ürüyorlar. Bu da Saanen ırkının yetiştirme yönünden en önemli avantajı. Ortalama 2.5 yaşında süt verimleri ise ortalama 750 kilograma ulaşıyor. Bu keçiler kapalı alanda bile yetiştirilebiliyor. Örneğin kullanılmayan meraların, bu alanda yetiştiricilik yapmak isteyenler için uygun olduğu ifade ediliyor. Bu keçiler oğlakken tanesi 400 TL’den, keçiyken ise 500 TL’den alınabiliyor. Trabzon hurması yetiştirebilirsiniz Halk arasında ‘Trabzon hurması’ olarak bilinen aynı zamanda Japon elması olarak da anılan bu hurma çeşidi, son yıllarda halk arasında oldukça tüketilmeye başlandı. Domatesi andıran görüntüsüyle diğer hurmalardan ayrılan Trabzon hurması, en rahat Akdeniz ikliminde yetişiyor. Bu hurmanın en avantajlı özelliği ise ekiminde kullanılan toprak türünün önemli olmaması. Darende Kaymakamlığı Ziraat Mühendisi İlker Bıçakçı, bugüne kadar hiçbir üreticinin bu ürünle ilgili sorun yaşamadığına dikkat çekiyor. Halk arasında da ürünün oldukça talep gördüğünü ifade eden Bıçakçı, “Ekim için en uygun yerler, Hatay, Antakya, Mersin ve Malatya. 3’üncü yılın sonunda meyvesini vermeye başlıyor, 5’inci yılın sonunda ise ağaçlar ortalama verime kavuşuyor” diyor. Avrupa altın çilek bekliyor Başbakan Tayyip Erdoğan alırken görüntülenince kilosu o günlerde 90 liraya kadar çıkan altın çilek, yasadışı üretilen bazı hapların ölümcül sonuçlara neden olduğu söylentileri üzerine zor günler yaşasa da yine de tüketici tarafından oldukça talep gören bir ürün. Bol lifli olması nedeniyle zayıflamaya yardımcı olduğu ifade edilen altın çilek, yüksek C vitamini özelliğiyle de dikkat çekiyor. Seralar ya da açık alanlarda bu çilek yetiştirilebiliyor. Özellikle Mersin ve Antalya civarının bu ürün için en uygun yetişme alanları olduğu ifade ediliyor. Bu işe hobi olarak başlayan ancak daha sonra üretime geçen Murat Akkoç, “Hobi olarak başladığım bu işte altı ayda 2 bin tonluk üretime ulaştım. Daha sonra ürünü büyük marketlere pazarladım” diyor. Bu iş modeli için bir dönümlük bir bahçe yeterli. Bin fide için bin TL yatırım yapılması gerekiyor. Bu ürün, meyve-sebze hallerinin yanı sıra marketlere de pazarlanabilir. Ayrıca ürün için Hollanda, Almanya, Fransa gibi AB ülkelerinde de talep olduğu ifade ediliyor stiridye mantarında fırsat var Türkiye’de tarım sektöründe yeni bir yer bulmaya başlayan istiridye mantarı da girişimciler için de fırsat sözkonusu. Avrupa’da 1900’lü yılların başında kültür altında üretimi yapılan, Uzakdoğu’da ölümsüzlük mantarı çeşitlerinden biri olan istiridye mantarı, dünyada beyaz kültür mantarından sonra en çok satılan 2’nci ürün olarak ifade ediliyor. Türkiye’de bu mantarın tüketimi henüz Avrupa’nın 40’ta biri kadar olsa da her yıl artan bir tüketim söz konusu. İstiridye mantarının tamamen doğal şartlarda üretildiğini ve bu nedenle talep gördüğünü söyleyen Marmara Mantar Genel Müdür Yardımcısı Halil Soyhan, bu mantarın izolasyonlu çatı katlarında ya da bodrum katlarında klima olması koşuluyla rahatlıkla yetiştirilebildiğini ifade ediyor. Ponny çiftlikleri kurabilirsiniz Daha çok sirklerde görmeye alıştığımız minyatür at çeşitlerinden ponny yetiştiriciliği henüz Türkiye’de yaygın değil. Zira Türkiye’nin iklimi bu atların yetiştiriciliğini yapmak için oldukça uygun. En küçüklerinin boyu sadece 42 cm, kiloları ise 20-60 arasında değişiyor. Daha çok ABD, Arjantin ve İngiltere başta olmak üzere çok sayıda ülkede özel çiftlikleri bulunuyor. ABD dışında henüz pet shop'lara girmeseler de alıcılar doğrudan onların yetiştirildiği çiftliklere ulaşıyor. Meral Sultan Harası Müdürü Hasan Güner, özellikle erken yaşta atçılığa başlayan çocuklar için bu atların binicilik öğrenimi açısından ideal olduğunu vurguluyor. Atların genelde Hollanda, Belçika, Fransa gibi ülkelerden ihraç edildiğini belirten Güner, bu iş modelinin henüz Türkiye’de olmadığını ancak böyle bir girişimin yapılması durumunda ilgi uyandıracağını ifade ediyor. Ponny’lerin fiyatı 5 bin Euro’dan başlıyor. Güner, atların genellikle eğitimli olarak geldiğini söyleyerek, “Bir adet erkek, üç adet dişi Ponny alarak bu işe başlayabilir, atları kendiniz üretebilirsiniz. Bunun için altı ahırlık bir alan ilk etapta yeterli” diyor. Çekirdeksiz limon üretebilirsiniz Mersin’e bağlı Alata Bahçe Kültürleri Araştırma İstasyonu Müdürlüğü uzun çalışmalar sonucunda, çekirdeksiz limon üretti. Dokuz ay tazeliğini koruyan ve çekirdeksiz olan bu limonlar, girişimciler için farklı bir iş modeli olabilir. Ürünü tescilinin yapıldığını söyleyen müdürlüğün proje sorumlusu Güçer Kafa, “Dünya standartlarına göre bir ürün ürettik. Uzun süre muhafaza edilebildiği için ürünün ihracat açısından da avantajı var” diyor. Projeyi ABD’li bir firmanın yakından takip ettiğini ve şu aşamada karantina testleri yaptığını belirten Kafa, aynı projeyle Güney Afrikalı bir şirketin de ilgilendiğini ifade ediyor. Ürünü 2013 yılı sonuna kadar üreticilere sunacaklarını söyleyen Kafa, “Çekirdeksiz limon, en büyük rakibimiz İspanya ve Arjantin’le olan rekabet gücümüzü artıracak. Biz ‘küt diken’ dediğimiz en iyi limon çeşidini çekirdeksiz hale getirdik. Bu da ihracatta üreticiye avantaj sağlayacak” diyor. Mersin’e bağlı Alata Bahçe Kültürleri Araştırma İstasyonu Müdürlüğü uzun çalışmalar sonucunda, çekirdeksiz limon üretti. Dokuz ay tazeliğini koruyan ve çekirdeksiz olan bu limonlar, girişimciler için farklı bir iş modeli olabilir. Ürünü tescilinin yapıldığını söyleyen müdürlüğün proje sorumlusu Güçer Kafa, “Dünya standartlarına göre bir ürün ürettik. Uzun süre muhafaza edilebildiği için ürünün ihracat açısından da avantajı var” diyor. Projeyi ABD’li bir firmanın yakından takip ettiğini ve şu aşamada karantina testleri yaptığını belirten Kafa, aynı projeyle Güney Afrikalı bir şirketin de ilgilendiğini ifade ediyor. Ürünü 2013 yılı sonuna kadar üreticilere sunacaklarını söyleyen Kafa, “Çekirdeksiz limon, en büyük rakibimiz İspanya ve Arjantin’le olan rekabet gücümüzü artıracak. Biz ‘küt diken’ dediğimiz en iyi limon çeşidini çekirdeksiz hale getirdik. Bu da ihracatta üreticiye avantaj sağlayacak” diyor. Bakir bir pazar: İstiridye yetiştiriciliği İstiridye, gurme restoranlarda ve balıkçı tezgahlarında aranan bir deniz ürünü olarak biliniyor. Lüks segmentine giren bu ürünün en önemli özelliği ise besleyici özelliği olması. İstiridye için birçok ülkeden büyük bir talep var. Eşeyli üreme özelliğine sahip istiridyelerde döl verimi oldukça yüksek. Örneğin bazı türlerden birey başına, üreme mevsimi boyunca, 100 milyon yumurta almak mümkün. İstiridye yetiştiriciliği, balık çiftliklerindeki sisteme benzerlik gösteriyor. Yani yavrular kuluçkahanelerde üretiliyor. Rotifer Su Ürünleri’nin sahibi Prof. Dr. Atilla Alpaz, Türkiye’de Marmara ve Ege bölgesinin istiridye yetiştiriciliği oldukça uygun olduğunu ancak henüz bu alanda bir Pazar oluşmadığına dikkat çekiyor. Deniz kenarında kapalı bir tesis kurularak bu işe adım atılabileceğini ve bunun maliyetinin de 500 ile 600 bin TL arasında değişebileceğini ifade eden Alpaz, “Geleceği oldukça parlak bir alan. Ayrıca yurtdışı pazarlarda da bu ürün kendisine oldukça kolay yer bulabilir” diyor Organik sütten sonra ayranı da yaptılar Türkiye’de organik ürünlere olan talep bu alanda yeni ürünleri de beraberinde getiriyor. Organik sütten sonra şimdi de Tire Süt Kooperatifi organik ayranı piyasaya sundu. Tamamen organik sütten elde edilen organik ayranlar, İstanbul, Ankara ve İzmir'de Migros, Tansaş ve Kipa hipermarketlerinin yanı sıra, İzmir'de Pehlivanoğlu süpermarketlerinde satışa sunuldu. Organik ayranın kısa bir süre önce piyasaya sunulmasına karşın oldukça beğenildiğini söyleyen Tire Süt Kooperatifi Basın Danışmanı Koray Hoylu, “Tüketice doğal ürünlere bir dönüş var. Şimdi otellerden de teklifler almaya başladık. Tire Süt Kooperatifleri olarak ayrıca bayilik veriyoruz. Süt, ayran, sucuk ve Tire köfteden oluşan bu konsept girişimciler için yeni bir iş modeli oluşturabilir” diyor. Cam şişede litrelik olarak satışa sunulan organik ayranın satış fiyatı ise 3.15 TL. Suda domatesle yüksek verim Suda domates üretimi aslında boru üretimi yapan ve Mir Holding çatısı altında faaliyet gösteren Dizayn Grup’un bir projesi… Topraksız tarım uygulaması alanında geliştirilen teknikle, bir kilo domates üretimi için damla sulama yöntemiyle tüketilen 60 litre su miktarı altı litreye düşürüldü. Bu üretim tekniğinde bitkinin kök bölgesindeki besinlere 60’ın üzerinde optimizasyon yapılıyor. Suyun debisi, Ph değeri irdeleniyor. Ekolojik Tarım Sera Müdürü İlker Genç, suda domates yetiştiriciliğiyle herhangi bir domates cinsinden iki buçuk kat daha fazla verim alındığını belirtiyor. Bu yöntemle yapılan yetiştiricilikte dönüm başına 65 ile 80 ton arasında verim alınabildiğini kaydeden, “Anahtar teslim seralar kuruyoruz. Fide, gübre, ilaç, ambalaj gibi her türlü ihtiyacı biz tedarik ediyoruz. Maliyeti dönüm başı 105 bin Euro. 3 ile 5 yıl arasında yatırımın geri dönüşü alınıyor. Tüketici organik bal arıyor Türkiye, bal üretiminde dünyanın sayılı doğal üretim alanlarına sahip. Özellikle Toroslar ve Doğu Anadolu'nun yüksek yaylarından elde edilen ballar kalitesiyle, Doğu Karadeniz’deki ballar ise tıbbi nitelikleriyle öne çıkıyor. Son yıllarda organik bala olan talepteki artış dikkat çekici. Özellikle son günlerde yaşanan sahte bal krizinin ardından tüketicinin ‘en doğal’a olan yönelişi de bu noktada girişimciler için fırsatlar yaratıyor. Gebze Bal Üreticileri Birliği Başkanı Kadir Gürkan, organik bal üretimi için yerleşim yerlerine en az 5 kilometre uzaklıkta bir alana, kimyasal boya içermeyen peteklere ihtiyaç olduğunu söylüyor. Organik bal üreticisi olmak için en 2-3 yıl sürekli denetimlerden sonra organik üretim sertifikası alınması gerekiyor. Gürkan, özellikle İstanbul’un Şile ilçesi ile Çankırı’nın Çerkeş yaylarının üretim için uygun olduğunu vurguluyor. Bir kovanın maliyeti 250 ile 300 TL arasında değişiyor. Minimum 200 ile 300 kovan alınması gerekiyor. Bir kovanın toplam yıllık üretimi ise 18 ile 30 kilogram arasında değişiyor. Normal balın kilogramı 25 ile 30 TL arasında satılırken, bu rakam organikte 150 ile 200 TL arasında değişiyor. Maliyetsiz bir ürün: Dikenli incir Kendiliğinden doğada yetişen, kaktüsgillerden bir bitkinin meyvesi olan dikenli incir, Mersin’in Tarsus İlçesi’ndeki köylülerin önemli geçim kaynaklarından birisi haline geldi. Türkiye’nin hemen hemen her yöresinde görülen ancak, Akdeniz ve Ege’de daha sık rastlanan yabani bir bitki olan dikenli incir, halk arasında ‘Frenk inciri’, ‘Frenk yemişi’ olarak da biliniyor. Kıraç alanlarda, kurak ve kireçli topraklarda yetişen, ana vatanı ise Güney Afrika olan dikenli incirin Tarsus’a bağlı köylerde hasadı yapılıyor. Yıllık ise 150 bin ton civarında toplanıyor. Tarsus Ziraat Odası Başkanı Ali Gezer, "Dikenli incir kırsal kesimlerde yol kenarlarında bile kendiliğinden yetişiyor. Köylüye de sadece toplayıp satmak kalıyor” diyor. Köylüden 20 kilogramlık sandık 12-13 TL’den alınan bu ürün, 60 TL’den alıcı buluyor. Dikenli incir için özellikle Fransa’dan talep aldıklarını ifade eden Gezer,” “Ayrıca Hacettepe Üniversitesi ile yürüttüğümüz bir projeyle bu ürünü ilaç sektörüne de kazandırmayı hedefliyoruz” diyor. Solucan gübresi yapabilirsiniz Solucan gübresi, 50 yılı aşkın bir süredir ABD başta olmak üzere Avrupa’da ve dünyanın birçok başka ülkesinde üretiliyor. Her tür meyve, sebze, ağaç ve bitki türlerinin yetiştirilmesinde de yaygın olarak kullanılıyor. Bu solucanlara besin maddesi olarak verilen organik olarak yetiştirilen büyükbaş hayvan dışkılarını, organik bitkisel menşeli atıkları ve geri dönüşümde kullanılabilir nitelikte evsel ve kâğıt atıklarını, kısa süre içerisinde dönüştürmek sureti ile oluşturdukları gübre, yüksek kalitede bir gübre. Bu anlamda iş fikri oluşturmuş girişimciler var. Örneğin, İstanbul ve Antalya’da bu anlamda kurulmuş solucan gübresi üretim tesisleri var. Siz tesis kurmasanız bile bu işe kompost kutular alarak başlayabilirsiniz. Bu kutular sayesinde, evlerinizden çöp olarak atılan sebze, meyve kabuk ve posaları, yumurta kabukları gibi değerli organik atıkları değerlendirerek, yüksek kalitede yüzde 100 organik solucan gübresine dönüştürebilirsiniz. Hatta bunu yaşadığınız mahalleye yayarak, işinizi büyütebilirsiniz. Günlük 250 gramlık evsel atık, 500 solucanla gübre haline dönüştürülebiliyor. Gübrelerin kilogramı ise 2 TL’den satılıyor. Kutuların fiyatı 250 ile 550 lira arasında değişiyor. Zahmetsiz ve pahalı bir ürün: Tatlı patates Manavlarda kilogramı 15-20 liradan satılan tatlı patates, Türkiye’de henüz çok yaygın değil. Oysaki en az normal patates kadar zahmetsiz yetişiyor. Tek farkı ise tatlı patatesin daha sıcak iklimlerde yetişiyor olması. Türkiye’de tatlı patatesin sadece Hatay’da yetiştirildiğini söyleyen Mustafa Kemal Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mehmet Emin Çalışkan, ürünün yüksek gelir sağladığına dikkat çekiyor. Üniversite olarak laboratuvarda ürünün hastalıklı genini temizlediklerini ve verimli hale getirdiklerini belirten Çalışkan,” 3-5 yıl içerisinde bu ürüne olan talep artacak. ABD’nin yeni trendi: Kalamata zeytini Sandviç ve kanapelerin vazgeçilmezleri arasına giren kalamata zeytini, son zamanlarda oldukça revaçta. Özellikle ABD’de oldukça moda olan kalamata zeytini, Avrupa’da da çok tüketiliyor. Türkiye’de iri olması nedeniyle ‘eşek zeytini’ adı verilen bu tür, normal zeytinin iki katı büyüklüğünde. Ödemiş, Tire ve Akhisar yörelerinde yetişen bu zeytin, adı Yunanistan’ın Kalamata yöresinden geliyor. Bu zeytin sirkeyle terbiye ediliyor ve mayalanıyor. Tadı ise turşuya benziyor. Bu zeytinin aynı zamanda iyi bir hiraç ürünü olduğunu söyleyen Hisar Zeytincilik Gıda Mühendisi Kemal Cengiz, “Özellikle ABD, Türkiye’den her yıl 5 bin ton kalamata zeytini ihracatı yapıyor. Ancak üretim hala yetersiz” diyor. Bu zeytinin yetiştiriciliğinin yanı sıra değişik ambalajlarda pazarlamasının da yapılabileceğini kaydeden Cengiz, yaklaşık 700 bin TL’lik yatırımla, 200 adet zeytin tankı alınabileceğini ve zeytin kilogramının 2,5 liradan satılabileceğini ifade ediyor. Kaktüsten yapılan doğal şurup Agave şurubunu son zamanlarda yemek ve özellikle tatlı tariflerinde daha sık duymaya başladık. Aslında agave şurubu, agave kaktüsünden elde edilen doğal bir tatlandırıcı. Agave kaktüsü aynı zamanda tekila içkisinin de elde edildiği bir bitki. Şurup ise kaktüsün içindeki sıvı. Bu sıvı, beyaz şekere göre yüzde 25 daha tatlı olduğundan, daha az kullanılması yeterli oluyor. Bir diğer özelliğinin ise vücut tarafından daha kolay metabolizma edilmesi yani kan şekerini daha az yükseltmesi olarak ifade ediliyor. Kıvam ve renk olarak bala benzeyen bu şurup, Türkiye’ye The LifeCo firması tarafından getiriliyor. The LifeCo’nun kurucusu Ersin Pamuksüzer, ürünün özellikle ABD ve Avrupa’da oldukça fazla tüketildiğini ancak Türkiye’de yeni yeni tanınmaya başladığını ifade ediyor. Eczane, aktar ve marketlerde rahatlıkla satışı yapılabilecek bu ürünün bayiliğini yapabilirsiniz. Agave şurubunun fiyatı ise 19 ile 195 lira arasında değişiyor. Portakal kabuklarını toplayabilirsiniz Adana ve Osmaniye çevresi ile narenciye üretiminin yoğun yapıldığı yörelerde, üreticiler, kurutulmuş portakal kabuğu satarak para kazanıyor. Osmaniye'nin Kadirli ilçesinde portakal kilosu bahçede 30 kuruştan, kurutulmuş kabuğu ise 2 TL'den satılıyor. Gıda, kozmetik, ilaç sanayi gibi sektörlerde ham madde olarak kullanılan portakalın kabuğunun yurt içi piyasa da alıcı bulduğu gibi Almanya, Fransa ve İngiltere gibi Avrupa ülkelerine de ihraç ediliyor. Her yıl aralık ayında başlayan bu iş mayıs sonuna kadar devam ediyor. Portakal kabuğunu iki şekilde toplanıyor. Birincisi mahallelerden portakal kabuklarını birilerini toplattırabilirsiniz. İkincisi ise portakalı siz satın alıp kabuğunu soydurabilirsiniz. Üç gün güneşte kurutulan portakal kabuğu daha sonra çöpünden ve çürümüş kabuklardan temizleniyor. Sonra kabukları çuvallara doldurarak sevkiyata hazır hale getiriliyor. Süs bitkileri ihracatı artıyor Süs bitkileri sektörü 2011 yılında ihracatta yeni bir rekora imza attı. Türkiye süs bitkileri ihracatı geçtiğimiz yıl yüzde 36 artarak 76.3 milyon dolara ulaştı. Sektör devamlı büyüme trendi içerisinde. Zira sektörün önemli üreticilerden olan İtalya, İspanya gibi rakip ülkelerin yüksek üretim maliyetleri nedeniyle üretimi bırakmaları da Türkiye için bir avantaj sunuyor. Süs Bitkileri ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Başkanı Osman Bağdatlıoğlu, canlı bitki ve peyzaj ürünleri üretim ve ihracatının giderek önem kazandığını söylüyor. Bu ürünlerin üretimi ve yatırımının önümüzdeki dönemde ihracat açısından gelecek vaat ettiğini belirten Bağdatlıoğlu, şöyle devam ediyor: “İhracatta özellikle canlı bitkiler önemli artış kaydediyor. Bu ürün grubunda Türkmenistan, Irak, Azerbaycan ve Özbekistan gibi pazarlarda ihracatımız artıyor. Ayrıca kesme çiçekte karanfil ve gerbera en çok ihraç edilen türler. Bu türleri, krizantem, lilium, lisianthus, anemone ve yeşillikler izliyor. Hazır buketler de ihracatta önem kazanıyor.” 
Şişmanlık casusu: İnsülin direnci
- yapımcı: Mustafa ULUDOĞAN
03/05/2012 * 17:53
Zayıflayamamanızın ya da sürekli kilo almanızın nedeni insülin direnciniz olabilir! Birinci senaryoda her türlü çabanıza rağmen zayıflayamıyorsunuz. Zayıflama diyetleri, zayıflama çayları, haplar vb... Zayıflama diyetlerini de düzenli yapabildiğiniz söylenemez çünkü bir anda gelen acıkma hissine karşı duramıyorsunuz. Bir de tatlılar… Öğünlerden sonra başlayan tatlı krizleri diyet yapma konusunda sizi hep zorluyor… İkinci senaryoda siz her zaman aynı tarzda beslenirdiniz ama son zamanlarda bir anda kilo almaya başladınız. Alınmaya başlanan kilolarla beraber daha çok acıkır oldunuz, özellikle de böyle makarna, pilav gibi karbonhidratlı yemeklerden sonra... Hatta bir türlü doymadığınızı hisseder oldunuz dersek daha mı doğru olur? Ve tatlılar, çikolatalar daha çok aklınıza gelir oldu. Üçüncü senaryoda ise kilo ile ilgili bir sorununuz yok henüz fakat şu yemeklerden sonra gelen ağırlık, uyku olmasa daha güzel olacak hayat. Her zamankinden farklı da yemiyorsunuz ama bir anda kollarınız bacaklarınız uyuşuyor, gözünüzü kapatsanız uyuyacaksınız… Biraz tatlı bir şeyler yesem kendime gelirim mi diyorsunuz yoksa? Bu üç durumdan biri size tanıdık geldi ve üstelik kan tahlilleri de yaptırdınız. Açlık kan şekeriniz normal olduğu için şeker hastalığı ile ilgili de bir sorun olduğunu düşünmüyorsunuz. İnsülin değerlerinizi ölçtürdünüz mü? İnsülin vücutta pankreastan salınan bir hormondur. Yemekten sonra kanda yükselen şekere yönelik pankreas insülin üretir. İnsülin kan şekerini (glikoz) dokulara taşır. Ortamda ne kadar şeker varsa yeterli insülin üretilip glikozun vücut tarafından kullanımı sağlanır. Sürekli karbonhidrattan zengin beslenildiğinde ise insülin dengesi bozulabilir. Bu durumda yeterli hatta fazla insülin üretildiği halde insülin görevini yapamaz ve dokulara giremeyen glikoz kanda yükselmeye başlar. Bu duruma insülin direnci diyoruz. İnsülin direnci başta nelere yol açar? *Yemek sonrasında çabuk acıkır ve tatlı bir şeyler aramaya başlarsınız *Yemeklerden sonra halsizlik oluşur ve uykunuz gelir *Enerjisiz hissedersiniz kendinizi ve sabahtan itibaren başlayan yorgunluk tüm gün sürer *Konsantrasyonunuz ve algılamanız düşer Devam ederse… *Şişmanlık *Şeker hastalığı *Hipertansiyon *Kalp hastalığı *Metabolik sendrom İnsülinin bir görevi de fazla glikozu vücutta yağ şeklinde depolamaktır. Yemeklerden sonra sıklıkla fazla yükselen insülin, kilo almada çok büyük etkendir. Bir yandan hızla acıkma döngüsüne yenilirden bir yandan da vücutta yağlanma artacaktır. Ve kaçınılmaz sonuç şişmanlık… Doğru Beslenme ve Spor - Açlık süremiz uzun olmamalı. Bu nedenle öğün atlamamak çok önemli
- Öğünlerimizde karbonhidrat kaynaklı yiyecekler ( makarna, pilav, beyaz ekmek vb.) dengeli olmalı
- Öğünlerde protein kaynaklarına mutlaka yer vermeliyiz.
- Öğünlerimiz birbirine benzer miktarlarda yiyeceklerden oluşmalı, bir öğünde az yiyip diğerinde fazla yememeliyiz.
- Glisemik indeksi düşük yiyecekler insülin seviyemizi kontrol etmede çok etkili. Glisemik indeks diyetini beslenmenizin merkezine koyun
- Ara öğünlerimizde kan şekerimizi ve buna bağlı insülin seviyemizi bir anda yükseltecek çikolata, tatlı bigi yiyecekler yerine; meyve, kepekli bisküvi, light yoğurt gibi sağlıklı yiyecekler tercih edin
- Hareket edin. Kan şekerinin vücutta kullanımını dengeleyen ve fazla yağ depolanmasını engelleyen çok büyük bir adım atın.
Tatlıdan vazgeçemeyenlere düşük glisemik indekse sahip lezzetli bir tarif.. Yulaflı elma tatlısı- (4 kişilik) Malzemeler: 4 orta boy elma, 2 su bardağı su, 1 çay fincanı yulaf ezmesi, 3 çorba kaşığı light elma marmeladı, bitkisel tatlandırıcı, tarçın *Bir tencerede soyulan elmaları yumuşayıncaya kadar pişirin ve ezin. Yulaf ezmesini ve marmeladı ekleyip koyulaşınca ocaktan alın. *İsteğinize göre tatlandırıcı ekledikten sonra kâselere alıp tarçın ekleyebilirsiniz. www.diyetstudyo.com Devamı.../...
Zayıflayamamanızın ya da sürekli kilo almanızın nedeni insülin direnciniz olabilir! Birinci senaryoda her türlü çabanıza rağmen zayıflayamıyorsunuz. Zayıflama diyetleri, zayıflama çayları, haplar vb... Zayıflama diyetlerini de düzenli yapabildiğiniz söylenemez çünkü bir anda gelen acıkma hissine karşı duramıyorsunuz. Bir de tatlılar… Öğünlerden sonra başlayan tatlı krizleri diyet yapma konusunda sizi hep zorluyor… İkinci senaryoda siz her zaman aynı tarzda beslenirdiniz ama son zamanlarda bir anda kilo almaya başladınız. Alınmaya başlanan kilolarla beraber daha çok acıkır oldunuz, özellikle de böyle makarna, pilav gibi karbonhidratlı yemeklerden sonra... Hatta bir türlü doymadığınızı hisseder oldunuz dersek daha mı doğru olur? Ve tatlılar, çikolatalar daha çok aklınıza gelir oldu. Üçüncü senaryoda ise kilo ile ilgili bir sorununuz yok henüz fakat şu yemeklerden sonra gelen ağırlık, uyku olmasa daha güzel olacak hayat. Her zamankinden farklı da yemiyorsunuz ama bir anda kollarınız bacaklarınız uyuşuyor, gözünüzü kapatsanız uyuyacaksınız… Biraz tatlı bir şeyler yesem kendime gelirim mi diyorsunuz yoksa? Bu üç durumdan biri size tanıdık geldi ve üstelik kan tahlilleri de yaptırdınız. Açlık kan şekeriniz normal olduğu için şeker hastalığı ile ilgili de bir sorun olduğunu düşünmüyorsunuz. İnsülin değerlerinizi ölçtürdünüz mü? İnsülin vücutta pankreastan salınan bir hormondur. Yemekten sonra kanda yükselen şekere yönelik pankreas insülin üretir. İnsülin kan şekerini (glikoz) dokulara taşır. Ortamda ne kadar şeker varsa yeterli insülin üretilip glikozun vücut tarafından kullanımı sağlanır. Sürekli karbonhidrattan zengin beslenildiğinde ise insülin dengesi bozulabilir. Bu durumda yeterli hatta fazla insülin üretildiği halde insülin görevini yapamaz ve dokulara giremeyen glikoz kanda yükselmeye başlar. Bu duruma insülin direnci diyoruz. İnsülin direnci başta nelere yol açar? *Yemek sonrasında çabuk acıkır ve tatlı bir şeyler aramaya başlarsınız *Yemeklerden sonra halsizlik oluşur ve uykunuz gelir *Enerjisiz hissedersiniz kendinizi ve sabahtan itibaren başlayan yorgunluk tüm gün sürer *Konsantrasyonunuz ve algılamanız düşer Devam ederse… *Şişmanlık *Şeker hastalığı *Hipertansiyon *Kalp hastalığı *Metabolik sendrom İnsülinin bir görevi de fazla glikozu vücutta yağ şeklinde depolamaktır. Yemeklerden sonra sıklıkla fazla yükselen insülin, kilo almada çok büyük etkendir. Bir yandan hızla acıkma döngüsüne yenilirden bir yandan da vücutta yağlanma artacaktır. Ve kaçınılmaz sonuç şişmanlık… Doğru Beslenme ve Spor - Açlık süremiz uzun olmamalı. Bu nedenle öğün atlamamak çok önemli
- Öğünlerimizde karbonhidrat kaynaklı yiyecekler ( makarna, pilav, beyaz ekmek vb.) dengeli olmalı
- Öğünlerde protein kaynaklarına mutlaka yer vermeliyiz.
- Öğünlerimiz birbirine benzer miktarlarda yiyeceklerden oluşmalı, bir öğünde az yiyip diğerinde fazla yememeliyiz.
- Glisemik indeksi düşük yiyecekler insülin seviyemizi kontrol etmede çok etkili. Glisemik indeks diyetini beslenmenizin merkezine koyun
- Ara öğünlerimizde kan şekerimizi ve buna bağlı insülin seviyemizi bir anda yükseltecek çikolata, tatlı bigi yiyecekler yerine; meyve, kepekli bisküvi, light yoğurt gibi sağlıklı yiyecekler tercih edin
- Hareket edin. Kan şekerinin vücutta kullanımını dengeleyen ve fazla yağ depolanmasını engelleyen çok büyük bir adım atın.
Tatlıdan vazgeçemeyenlere düşük glisemik indekse sahip lezzetli bir tarif.. Yulaflı elma tatlısı- (4 kişilik) Malzemeler: 4 orta boy elma, 2 su bardağı su, 1 çay fincanı yulaf ezmesi, 3 çorba kaşığı light elma marmeladı, bitkisel tatlandırıcı, tarçın *Bir tencerede soyulan elmaları yumuşayıncaya kadar pişirin ve ezin. Yulaf ezmesini ve marmeladı ekleyip koyulaşınca ocaktan alın. *İsteğinize göre tatlandırıcı ekledikten sonra kâselere alıp tarçın ekleyebilirsiniz. www.diyetstudyo.com 
Hamam böceğinden elektrik üretecekler
- yapımcı: Mustafa ULUDOĞAN
01/04/2012 * 02:46
Hamam böceğinden elektrik üretecekler  Amerikan Kimya Derneği (American Chemical Society, ACS) tarafından düzenlenen Küresel Sorunlara Kimya Çözümleri podcast dizisinde canlı bir hamaböceği kullanılarak nasıl elektrik üretileceğini gösterildi. Case Western Üniversitesi'nden deneyi gerçekleştiren bilimciler bir tür hamam böceğinin üstüne özel üretilmiş minyatür bir yakıt hücresi yerleştirdiler. Yakıt hücresi, böcekte doğal olarak bulunan bir şekeri havadaki oksijen ile birleştirerek elektriğe çevirdi. Bilimciler, bu ilerlemenin temel olarak küçük sensörler, kameralar ve mikro cihazlar için bir elektrik üretim kaynağı olabileceğini, bunun depolanabileceğini ve ihtiyaç duyulduğunda kullanılabileceğini bildirdiler. Makalenin başyazarı Dr Daniel Sherzon, bilimcilerin canlı organizmaların içindeki kimyasallardan, veya onların hareketlerinden elektrik üretmek için çalıştıklarını açıkladı. BİLİMKURGU GİBİ Bilgi Çağı'nın haberine göre; üretilecek elektrik vücut içine tedavi amaçlı yerleştirilen tıbbi cihazlar için kullanılabilecek. Ayrıca araştırma amaçlı olarak da tıp alanında canlı bedenler içinde yer alan çeşitli süreçlerin incelenmesi için geliştirilecek özel cihazlarda güç kaynağı olarak kullanılacak. Diğer bir uygulama alanı nanorobotlar ve giyilebilir elektronikteki minyatür sensörler. Bilim kurgu filmlerini andıran bu uygulamaların gerçekleşebilmesi için önce yakıt hücreleri teknolojisinde bazı pratik gelişmeler gerekecek. Çünkü özel laboratuar üretimi gerekmeden uygun biyoyakıt hücrelerinin seri üretiminin mümkün olması gerekiyor. Sözü geçen deneyde özel üretilen biyoyakıt hücresi hamam böceğindeki “trehalose” adlı şekerin, havadaki oksijenle birleşerek elektrik üretmesini içeriyordu. Bunu hamam böceğine takma işlemi göründüğü kadarıyla böceğe önemli bir zarar vermedi. Hayvanın organları normal çalışmalarını sürdürdüler. Araştırmacılar aynı biyoyakıt hücresinin Shiitake mantarına da taktılar ve çalıştığını gördüler. Ancak her iki durumda da üretilen elektrik miktarı çok düşük. Çalıştırılması düşünülen birçok cihazı sürekli çalıştırma gücünde değil. Üretilen elektriğin bir biçimde biriktirilerek cihazı kesik çalıştırması mümkün olacak. Devamı.../...
Hamam böceğinden elektrik üretecekler  Amerikan Kimya Derneği (American Chemical Society, ACS) tarafından düzenlenen Küresel Sorunlara Kimya Çözümleri podcast dizisinde canlı bir hamaböceği kullanılarak nasıl elektrik üretileceğini gösterildi. Case Western Üniversitesi'nden deneyi gerçekleştiren bilimciler bir tür hamam böceğinin üstüne özel üretilmiş minyatür bir yakıt hücresi yerleştirdiler. Yakıt hücresi, böcekte doğal olarak bulunan bir şekeri havadaki oksijen ile birleştirerek elektriğe çevirdi. Bilimciler, bu ilerlemenin temel olarak küçük sensörler, kameralar ve mikro cihazlar için bir elektrik üretim kaynağı olabileceğini, bunun depolanabileceğini ve ihtiyaç duyulduğunda kullanılabileceğini bildirdiler. Makalenin başyazarı Dr Daniel Sherzon, bilimcilerin canlı organizmaların içindeki kimyasallardan, veya onların hareketlerinden elektrik üretmek için çalıştıklarını açıkladı. BİLİMKURGU GİBİ Bilgi Çağı'nın haberine göre; üretilecek elektrik vücut içine tedavi amaçlı yerleştirilen tıbbi cihazlar için kullanılabilecek. Ayrıca araştırma amaçlı olarak da tıp alanında canlı bedenler içinde yer alan çeşitli süreçlerin incelenmesi için geliştirilecek özel cihazlarda güç kaynağı olarak kullanılacak. Diğer bir uygulama alanı nanorobotlar ve giyilebilir elektronikteki minyatür sensörler. Bilim kurgu filmlerini andıran bu uygulamaların gerçekleşebilmesi için önce yakıt hücreleri teknolojisinde bazı pratik gelişmeler gerekecek. Çünkü özel laboratuar üretimi gerekmeden uygun biyoyakıt hücrelerinin seri üretiminin mümkün olması gerekiyor. Sözü geçen deneyde özel üretilen biyoyakıt hücresi hamam böceğindeki “trehalose” adlı şekerin, havadaki oksijenle birleşerek elektrik üretmesini içeriyordu. Bunu hamam böceğine takma işlemi göründüğü kadarıyla böceğe önemli bir zarar vermedi. Hayvanın organları normal çalışmalarını sürdürdüler. Araştırmacılar aynı biyoyakıt hücresinin Shiitake mantarına da taktılar ve çalıştığını gördüler. Ancak her iki durumda da üretilen elektrik miktarı çok düşük. Çalıştırılması düşünülen birçok cihazı sürekli çalıştırma gücünde değil. Üretilen elektriğin bir biçimde biriktirilerek cihazı kesik çalıştırması mümkün olacak. 
Hurdacıları anlatıyor Volkan Yahşi yürekten bir dille. Çünkü hurdacılar güzeldir! Demek ve ufaktan voltayı almak vardı ya… “Anlatmak ne kadar insani!” demek ve burada kalmak da güzel… Bu minvalde hurdacılarla ilgili size bir şeyler anlatmak niyetindeyim, konumuz hurdacılar yani. Hani şu farklı tip arabalar kullanan, bazen o arabaları önlerinde bazense arkalarında taşıyarak, birbirlerine refakat ederek, ekmek tekneleriyle gezen, bazen büyük bazen küçük depolarda ikamet eden, genellikle bekâr odalarında gurbette, bazense şehrin varoşlarında aileleriyle yaşayan güzel amcalardan, hayret edeceksiniz ama teyzelerden de… Büyük fikirlere, karizmatik amcalara, gösterişli ve albenili diyarlara meyilli bünyeler voltayı alabilir yani. Ha bu sitenin okuru hali hazırda bu numaralara kanmayacağı için ikimiz de doğru yerdeyiz inşallah. Öyleyse kalbimizdekini zihnimizde terkip edip üç beş kelam edelim izninizle… Niyetim o ki bu değinimden sonra nerede bir hurdacı görürseniz bir dua edersiniz bu güzel insanlara. Hurdacıları sevmeliyiz
Hurdacıları sevmeliyiz çünkü hurdacılar pek çoğumuzun arayıp da bulamadığı pek çok şeye, sadece hurdacı olmaları hasebiyle sahiptirler. Sadece ilginç eşyalar ve öyküler değil, bizim sahip olamadığımız bir nazarla bakarlar dünyaya, onların dünyası verili değildir, her an yeniden kurulur ve Nasreddin Hoca’nın desturu gibidir. Ya tutarsa… Kendinden menkul bir değerleri vardır işlerinin bu anlamda. Örneğin hurdacılar yürür, evet biz de yürürüz, ama biz yürürken içerdeyizdir genelde, kafamızın içindeki yolda yürürüz, verili bir dünyada yani. Yollar kurgular vasıtasıyla kafamızda şekillenir ve biz a noktasından b noktasına bu kurgusal yolu takip ederek gideriz. O arada sınavda aldığımız düşük notu, son okuduğumuz kitabı, kız veya erkek arkadaşımızın hüsnü cemalini, ya da muhabbetin tuzu biberi ufak kaprislerini, tuttuğumuz takımın tutamadığımız yerlerini düşünürüz genelde. Hâsılı yürürken yitirdiğimizi düşündüğümüz vakti değerlendiririz, aslında değerlendirmişizdir de. Lakin bu yürüme sırasında düşüncelerimiz hep içerdeki referanslara göre biçimlenir, yani yol, rüzgar, kediler, ağaçlar, kaldırım taşları, çöp kutuları ıskalanmıştır, onlarla bir işimiz yoksa tabii. Dünyadan yürüyerek geçmek Oysa yürümek hem içerde hem dışarıda olan bir eylemdir, yürürken yüreğimiz atar, gideceğimiz menzile göre tekâmül ederiz. Yolda karşılaştıklarımızı gönlümüze ve zihnimize taşırız. Bu anlamıyla yürüme eylemi pek çok kültür ve irfan geleneğinde önemli bir yer tutar. Bu minvalde size eski Yunandan falan bahis açayım ki siz de hem hayret edin hem de zihninize hitap eden bir şey olsun bu, hem de boş konuşmamış gibi olurum biraz daha. Evet, eski Yunan malumunuzdur, kim önemli olduğunu düşündüğü bir şeyi anlatmak isterse banko başvuracağı yerdir. Bir nevi meşruiyet motorudur. Sistem çalışmıyorsa koyun oradan bir eski Yunan, çalışmasa bile meşrudur artık. Eski Yunan önemlidir. Neyse bu konuyu ayrıca yazmak isterim bir ara. Şimdilik yürümekten devam etmek gerekirse, ki hatırlatırım hurdacılar yürüyordu, eski Yunanda sofistlerin gezgin bilginler olması, Aristo’nun yandaş ve öğrencilerinin adı ise malumunuzdur peripatetiklerdi yani gezenler, yürüyenler. Biz de ise yine malumunuzdur İbn-i Sina ve Farabi’nin temsil ettiği meşşai gelenek yine yürüyerek ders yaparlardı ve yine mesela tarikat bildiğimiz üzere yollar demek, dervişler yürürlerdi, hala da yürüyorlar maşallah, hep yürürler inşallah. Refakat ise yoldaşlık, eşlik etmek. Evvel refik bad’el tarik demiş Araplar, önce yoldaş sonra yol yani. Dünyaya karşı yürümekle meşhur İsmet Özel’den de ben nakletmiş oldum. Şairlerin de pek çoğu yürür, dursalar da yürüseler de yürürler onlar. Hâsılı yürümek önemli arkadaşlar, uzun uzun yürüyerek anlatmalı yürümeyi. Haliyle bu kadar yürüyen hurdacı arkadaşlar güzeldir de. Hurdacıları sevmeliyiz… Çünkü hurdacılar yürürken işleri gereği gözleriyle değerli şeyler de ararlar dışarıda. Âlimlerin ve ariflerin âlemde Allah’ın tecellisini aramaları gibi, sanatkârın ilham araması gibi, ya da otacıların şifalı bitkileri aramaları gibi, veya öğrencilerin ders notu aramaları gibi… Buldukları şeyleri içerideki birikimin onayından geçirdikten sonra yanlarına alırlar. Daha sonra onları, ki bunlar kitaplar, gümüş veya pirinçten şamdanlar, bilgisayar parçaları, kulaklıklar, giysiler, ayakkabılar, halılar, soba boruları, içkiler, gazete ve naylonlar, plastik şişeler ve benzeri bir sürü şeydir, yine bunları almaya niyetli, işin erbabı alıcılara satarlar.
Neler atılmıştır bu hayattan? Biz onlara dışardan bakarken bu teknik olay aslında beraberinde tefekkürü de doğurur, yine her arama eyleminde bulunan insandaki gibi. Mesela bir hurdacı bir şeyler arar ve bazen bir şey bulur ve düşünmeye başlar. Bu nedir diye? Sahi bu nedir? Niğde’nin veya Nevşehir’in herhangi bir köyünden geleli birkaç ay olmuş bir hurdacı için o şey nedir? Televizyonda görmemiştir o şeyi, din ona anlatmamıştır, anne ve babası da ona böyle bir şeyden bahsetmemiştir. Bu şey bir şeylere benzemektedir. Bazen o şey büyüktür bazen küçük, bazen parlaktır, bazen mat, bazen ağır bazen hafif. Bazen bir makine parçasına benzer, bazen ne işe yaradığı belli olmayan bir alete, bazen yakındır, bazen uzak. Hâsılı o şeyi beraberine alması için güvenebileceği az şey vardır, modern psikolojinin vasat kavramıyla içgüdü, hadi zorlarsak sağduyu, bizde ve dünyada kendine hala bir şekilde ve çok şükür yer bulabilen kalbinin sesi ama aslında en temelde ve en geniş anlamıyla hala Allah’a hamdolsun ki İslam’ın ve Anadolu’nun koynunda yeşermiş irfandır bu. Ona der ki, bu şey para eder, al sen onu, olmadı atarsın, Hayy’dan geleni geri çevirmek olmaz, Hu’ya gitmesine vesile olmak güzeldir her şeyin. Alınan şey bazen 1950 Alman yapımı bir el kamerası çıkar, bazen eski bir hokka takımı, bazen kemer delme aleti, bazen müzik notası sehpası, bazen bir hac hatırası, bazen bir aile yadigarı… Bazense bir şey çıkmaz ondan, mesela eski bir şifreli televizyonun artık hiçbir işe yaramayan dekoderi veya kullanılmayıp stoklandığı ve halka verilmeyip çöpe atılan ve ne hikmetse o hurdacıların eline geçen kilolarca ilaç çıkar bu şey. Hatırlarsınız bu ülkede çöpten uranyum çıkmışlığı vardır. Şükür ki yine o irfan, her ne kadar çevresi kurşun madeniyle kaplı olsa ve epeyce para edecek olmasına rağmen bir bilene sormayı akıl edecek kadar güçlüdür Allah’tan. Hâsılı hurdacılar hala o irfana kulak verecek kadar gönülleri geniş adamlardır. Aslında dolaylı olsa da biz de bunu yaparız, bir şeyler okuruz, dinleriz ve sevdiklerimizi, gönlümüzün tamam dediklerini gönlümüze taşır ve daha sonra onlarla yaşar, yazar ve/veya yayarız. Benim şu anda yaptığım gibi. Yani hurdacılarla ayrılıktan çok bir yakınlığımız vardır bu anlamıyla. Alaeddin’in lambası onlarda Hurdacıları sevmeliyiz. Çünkü hurdacılar kalender adamlardır. Gün görmüşlerdir, süsü püsü takmazlar, iktidara arada sunturlu küfürler etseler de zabıtalar onlara bulaşmadığı sürece iktidarı pek sallamazlar, hoş iktidarın da onlarla pek bir işi yoktur, inşallah böyle de kalırlar. İktidarlar yani, yoksa hurdacılar Alaeddin’in sihirli lambasını satarken bile bu meyanda insanlardı. Sihirli lambalarla işleri yoktur hurdacıların, vesile olmalarına rağmen bundan dolayı gönenmeyecek kadar yalnızca bilgisiz ve umursamaz değil, aynı zamanda ve daha çok mütevekkil insanlardır.
Öyle ki üç kuruşa sattıkları şeyin bin kuruşa alındığını duyduklarında bile eyvallah derler, gönüllerine otursa da, aslında pek de oturmaz, açmayıp gönüllerini susarlar. Ellerinin nasırlarının sertliği kadar gönülleri yumuşaktır hurdacıların, size mesela kurnazlık yapsalar bile naif bir kurnazlıkları vardır, pazarlık yapmayı severler ve yapmayan adam onları kıllandırır. Kısaca dedikleri şudur, sende para var bende yok, olabildiğince çok parayı bana bu şeyin karşılığı olarak ver. Saftır yani kurnazlıkları bile. Deli pazarlığı yaparsınız onlarla. Bazen hiç değeri olmayan şeylere fahiş fiyatlar çekerler bazense dünyanın parasına alamayacağınız şeyleri üç kuruşa size hediye ederler. Bana yaramaz ağabey, ben uğraşamam başkasına göstermekle al hayrını gör deyip haklarını helal de ederler. Yalnızca ilmin ve irfanın değil bu anlamıyla mülkiyetin de hakkaniyet ölçüsüyle kamusallığına inanırlar. Hurdacı Fatoş Teyze
Çok uzatmışım ve hala meseleye gelemedim, yani ben ve hurdacıların yollarının kesiştiği yerlere. Onlardan aldığım kitapları, anlattıkları hikâyeleri anlatamadım daha, mesela bir Fatoş Teyze var ‘70’lerde Yeşilçam’da figüranlık yapmış, bence başlı başına bir öykü onunki. Hele bir bitpazarında karılarına bir şeyler almadıkları için erkeklere savurduğu küfürleri duysanız, değme feministlere taş çıkarır. Yollarımız kesişmese de onların geri dönüşümün(!) gizli kahramanları olduklarını anlatmadım, tamam onlardan aldığım kitapları değerlendiriyorum, yuvalarına döndürüyorum tabii ama söz geldiği için söylüyorum, hurdacılar bugün ‘aman ne çevreciyim nükleere hayır, ben çevreyi çok seviyorum, yaşasın çiçek böcek’ diye dolaşan artist ve ucuz çevrecilerden takriben bir on bin kat falan daha çevrecilerdir. Her şeyi geçtim sırf bu nedenle bile duayı hak ederler, ki doğayı bu geri dönüşümle korudukları yetmezmiş gibi fakir fukaranın ihtiyacı olan ayakkabı, giysi, şapka, soba, tencere, tava vs ucuz yollardan onlara sağladıklarını, baskısı olmayan, kitap dükkanı zincirlerinde dünyanın parasına satılan kitap, cd ve dvdleri nasıl kurtardıklarını, bit pazarlarındaki sosyo-ekonomik yapıyı anlatamadım henüz. Bunlar şu anda aklıma gelenler ama olsun bir yerinden başladık. Başladığımız yer olarak burada hurdacıların hangi akılla bunları yaptıklarını açıklamaya çalıştım. Müsaade ederseniz burada biraz soluklanıp yine hurdacıları niçin sevmemiz gerektiğini, onlara neden dua etmemiz gerektiğini anlatmaya devam edeceğim inşallah. Volkan Yahşi kalbi yürüyerek yazdı Devamı.../...
Hurdacıları anlatıyor Volkan Yahşi yürekten bir dille. Çünkü hurdacılar güzeldir! Demek ve ufaktan voltayı almak vardı ya… “Anlatmak ne kadar insani!” demek ve burada kalmak da güzel… Bu minvalde hurdacılarla ilgili size bir şeyler anlatmak niyetindeyim, konumuz hurdacılar yani. Hani şu farklı tip arabalar kullanan, bazen o arabaları önlerinde bazense arkalarında taşıyarak, birbirlerine refakat ederek, ekmek tekneleriyle gezen, bazen büyük bazen küçük depolarda ikamet eden, genellikle bekâr odalarında gurbette, bazense şehrin varoşlarında aileleriyle yaşayan güzel amcalardan, hayret edeceksiniz ama teyzelerden de… Büyük fikirlere, karizmatik amcalara, gösterişli ve albenili diyarlara meyilli bünyeler voltayı alabilir yani. Ha bu sitenin okuru hali hazırda bu numaralara kanmayacağı için ikimiz de doğru yerdeyiz inşallah. Öyleyse kalbimizdekini zihnimizde terkip edip üç beş kelam edelim izninizle… Niyetim o ki bu değinimden sonra nerede bir hurdacı görürseniz bir dua edersiniz bu güzel insanlara. Hurdacıları sevmeliyiz
Hurdacıları sevmeliyiz çünkü hurdacılar pek çoğumuzun arayıp da bulamadığı pek çok şeye, sadece hurdacı olmaları hasebiyle sahiptirler. Sadece ilginç eşyalar ve öyküler değil, bizim sahip olamadığımız bir nazarla bakarlar dünyaya, onların dünyası verili değildir, her an yeniden kurulur ve Nasreddin Hoca’nın desturu gibidir. Ya tutarsa… Kendinden menkul bir değerleri vardır işlerinin bu anlamda. Örneğin hurdacılar yürür, evet biz de yürürüz, ama biz yürürken içerdeyizdir genelde, kafamızın içindeki yolda yürürüz, verili bir dünyada yani. Yollar kurgular vasıtasıyla kafamızda şekillenir ve biz a noktasından b noktasına bu kurgusal yolu takip ederek gideriz. O arada sınavda aldığımız düşük notu, son okuduğumuz kitabı, kız veya erkek arkadaşımızın hüsnü cemalini, ya da muhabbetin tuzu biberi ufak kaprislerini, tuttuğumuz takımın tutamadığımız yerlerini düşünürüz genelde. Hâsılı yürürken yitirdiğimizi düşündüğümüz vakti değerlendiririz, aslında değerlendirmişizdir de. Lakin bu yürüme sırasında düşüncelerimiz hep içerdeki referanslara göre biçimlenir, yani yol, rüzgar, kediler, ağaçlar, kaldırım taşları, çöp kutuları ıskalanmıştır, onlarla bir işimiz yoksa tabii. Dünyadan yürüyerek geçmek Oysa yürümek hem içerde hem dışarıda olan bir eylemdir, yürürken yüreğimiz atar, gideceğimiz menzile göre tekâmül ederiz. Yolda karşılaştıklarımızı gönlümüze ve zihnimize taşırız. Bu anlamıyla yürüme eylemi pek çok kültür ve irfan geleneğinde önemli bir yer tutar. Bu minvalde size eski Yunandan falan bahis açayım ki siz de hem hayret edin hem de zihninize hitap eden bir şey olsun bu, hem de boş konuşmamış gibi olurum biraz daha. Evet, eski Yunan malumunuzdur, kim önemli olduğunu düşündüğü bir şeyi anlatmak isterse banko başvuracağı yerdir. Bir nevi meşruiyet motorudur. Sistem çalışmıyorsa koyun oradan bir eski Yunan, çalışmasa bile meşrudur artık. Eski Yunan önemlidir. Neyse bu konuyu ayrıca yazmak isterim bir ara. Şimdilik yürümekten devam etmek gerekirse, ki hatırlatırım hurdacılar yürüyordu, eski Yunanda sofistlerin gezgin bilginler olması, Aristo’nun yandaş ve öğrencilerinin adı ise malumunuzdur peripatetiklerdi yani gezenler, yürüyenler. Biz de ise yine malumunuzdur İbn-i Sina ve Farabi’nin temsil ettiği meşşai gelenek yine yürüyerek ders yaparlardı ve yine mesela tarikat bildiğimiz üzere yollar demek, dervişler yürürlerdi, hala da yürüyorlar maşallah, hep yürürler inşallah. Refakat ise yoldaşlık, eşlik etmek. Evvel refik bad’el tarik demiş Araplar, önce yoldaş sonra yol yani. Dünyaya karşı yürümekle meşhur İsmet Özel’den de ben nakletmiş oldum. Şairlerin de pek çoğu yürür, dursalar da yürüseler de yürürler onlar. Hâsılı yürümek önemli arkadaşlar, uzun uzun yürüyerek anlatmalı yürümeyi. Haliyle bu kadar yürüyen hurdacı arkadaşlar güzeldir de. Hurdacıları sevmeliyiz… Çünkü hurdacılar yürürken işleri gereği gözleriyle değerli şeyler de ararlar dışarıda. Âlimlerin ve ariflerin âlemde Allah’ın tecellisini aramaları gibi, sanatkârın ilham araması gibi, ya da otacıların şifalı bitkileri aramaları gibi, veya öğrencilerin ders notu aramaları gibi… Buldukları şeyleri içerideki birikimin onayından geçirdikten sonra yanlarına alırlar. Daha sonra onları, ki bunlar kitaplar, gümüş veya pirinçten şamdanlar, bilgisayar parçaları, kulaklıklar, giysiler, ayakkabılar, halılar, soba boruları, içkiler, gazete ve naylonlar, plastik şişeler ve benzeri bir sürü şeydir, yine bunları almaya niyetli, işin erbabı alıcılara satarlar.
Neler atılmıştır bu hayattan? Biz onlara dışardan bakarken bu teknik olay aslında beraberinde tefekkürü de doğurur, yine her arama eyleminde bulunan insandaki gibi. Mesela bir hurdacı bir şeyler arar ve bazen bir şey bulur ve düşünmeye başlar. Bu nedir diye? Sahi bu nedir? Niğde’nin veya Nevşehir’in herhangi bir köyünden geleli birkaç ay olmuş bir hurdacı için o şey nedir? Televizyonda görmemiştir o şeyi, din ona anlatmamıştır, anne ve babası da ona böyle bir şeyden bahsetmemiştir. Bu şey bir şeylere benzemektedir. Bazen o şey büyüktür bazen küçük, bazen parlaktır, bazen mat, bazen ağır bazen hafif. Bazen bir makine parçasına benzer, bazen ne işe yaradığı belli olmayan bir alete, bazen yakındır, bazen uzak. Hâsılı o şeyi beraberine alması için güvenebileceği az şey vardır, modern psikolojinin vasat kavramıyla içgüdü, hadi zorlarsak sağduyu, bizde ve dünyada kendine hala bir şekilde ve çok şükür yer bulabilen kalbinin sesi ama aslında en temelde ve en geniş anlamıyla hala Allah’a hamdolsun ki İslam’ın ve Anadolu’nun koynunda yeşermiş irfandır bu. Ona der ki, bu şey para eder, al sen onu, olmadı atarsın, Hayy’dan geleni geri çevirmek olmaz, Hu’ya gitmesine vesile olmak güzeldir her şeyin. Alınan şey bazen 1950 Alman yapımı bir el kamerası çıkar, bazen eski bir hokka takımı, bazen kemer delme aleti, bazen müzik notası sehpası, bazen bir hac hatırası, bazen bir aile yadigarı… Bazense bir şey çıkmaz ondan, mesela eski bir şifreli televizyonun artık hiçbir işe yaramayan dekoderi veya kullanılmayıp stoklandığı ve halka verilmeyip çöpe atılan ve ne hikmetse o hurdacıların eline geçen kilolarca ilaç çıkar bu şey. Hatırlarsınız bu ülkede çöpten uranyum çıkmışlığı vardır. Şükür ki yine o irfan, her ne kadar çevresi kurşun madeniyle kaplı olsa ve epeyce para edecek olmasına rağmen bir bilene sormayı akıl edecek kadar güçlüdür Allah’tan. Hâsılı hurdacılar hala o irfana kulak verecek kadar gönülleri geniş adamlardır. Aslında dolaylı olsa da biz de bunu yaparız, bir şeyler okuruz, dinleriz ve sevdiklerimizi, gönlümüzün tamam dediklerini gönlümüze taşır ve daha sonra onlarla yaşar, yazar ve/veya yayarız. Benim şu anda yaptığım gibi. Yani hurdacılarla ayrılıktan çok bir yakınlığımız vardır bu anlamıyla. Alaeddin’in lambası onlarda Hurdacıları sevmeliyiz. Çünkü hurdacılar kalender adamlardır. Gün görmüşlerdir, süsü püsü takmazlar, iktidara arada sunturlu küfürler etseler de zabıtalar onlara bulaşmadığı sürece iktidarı pek sallamazlar, hoş iktidarın da onlarla pek bir işi yoktur, inşallah böyle de kalırlar. İktidarlar yani, yoksa hurdacılar Alaeddin’in sihirli lambasını satarken bile bu meyanda insanlardı. Sihirli lambalarla işleri yoktur hurdacıların, vesile olmalarına rağmen bundan dolayı gönenmeyecek kadar yalnızca bilgisiz ve umursamaz değil, aynı zamanda ve daha çok mütevekkil insanlardır.
Öyle ki üç kuruşa sattıkları şeyin bin kuruşa alındığını duyduklarında bile eyvallah derler, gönüllerine otursa da, aslında pek de oturmaz, açmayıp gönüllerini susarlar. Ellerinin nasırlarının sertliği kadar gönülleri yumuşaktır hurdacıların, size mesela kurnazlık yapsalar bile naif bir kurnazlıkları vardır, pazarlık yapmayı severler ve yapmayan adam onları kıllandırır. Kısaca dedikleri şudur, sende para var bende yok, olabildiğince çok parayı bana bu şeyin karşılığı olarak ver. Saftır yani kurnazlıkları bile. Deli pazarlığı yaparsınız onlarla. Bazen hiç değeri olmayan şeylere fahiş fiyatlar çekerler bazense dünyanın parasına alamayacağınız şeyleri üç kuruşa size hediye ederler. Bana yaramaz ağabey, ben uğraşamam başkasına göstermekle al hayrını gör deyip haklarını helal de ederler. Yalnızca ilmin ve irfanın değil bu anlamıyla mülkiyetin de hakkaniyet ölçüsüyle kamusallığına inanırlar. Hurdacı Fatoş Teyze
Çok uzatmışım ve hala meseleye gelemedim, yani ben ve hurdacıların yollarının kesiştiği yerlere. Onlardan aldığım kitapları, anlattıkları hikâyeleri anlatamadım daha, mesela bir Fatoş Teyze var ‘70’lerde Yeşilçam’da figüranlık yapmış, bence başlı başına bir öykü onunki. Hele bir bitpazarında karılarına bir şeyler almadıkları için erkeklere savurduğu küfürleri duysanız, değme feministlere taş çıkarır. Yollarımız kesişmese de onların geri dönüşümün(!) gizli kahramanları olduklarını anlatmadım, tamam onlardan aldığım kitapları değerlendiriyorum, yuvalarına döndürüyorum tabii ama söz geldiği için söylüyorum, hurdacılar bugün ‘aman ne çevreciyim nükleere hayır, ben çevreyi çok seviyorum, yaşasın çiçek böcek’ diye dolaşan artist ve ucuz çevrecilerden takriben bir on bin kat falan daha çevrecilerdir. Her şeyi geçtim sırf bu nedenle bile duayı hak ederler, ki doğayı bu geri dönüşümle korudukları yetmezmiş gibi fakir fukaranın ihtiyacı olan ayakkabı, giysi, şapka, soba, tencere, tava vs ucuz yollardan onlara sağladıklarını, baskısı olmayan, kitap dükkanı zincirlerinde dünyanın parasına satılan kitap, cd ve dvdleri nasıl kurtardıklarını, bit pazarlarındaki sosyo-ekonomik yapıyı anlatamadım henüz. Bunlar şu anda aklıma gelenler ama olsun bir yerinden başladık. Başladığımız yer olarak burada hurdacıların hangi akılla bunları yaptıklarını açıklamaya çalıştım. Müsaade ederseniz burada biraz soluklanıp yine hurdacıları niçin sevmemiz gerektiğini, onlara neden dua etmemiz gerektiğini anlatmaya devam edeceğim inşallah. Volkan Yahşi kalbi yürüyerek yazdı 
Yok saymak, yapılabilecek en büyük haksızlık ve şiddettir.
- yapımcı: Mustafa ULUDOĞAN
31/03/2012 * 00:26
İnsan, varlığı mensubu olduğu sosyal yapı ve içinde yaşadığı toplum ile anlamlıdır.
Çünkü insan hem etkileyen hem de etkilenen, kâinatın öznesi olan varlıktır.
O halde bir insan için tahammül edilemez hatta hakarete uğramaktan daha zor bir şey varsa o da yok sayılmak olmalıdır herhalde.
Bazen fiziksel bir saldırıya uğramak bile yok sayılmaktan daha ağır gelmez insana.
Öyle ki siz çevrenizdekileri görüp duyduğunuz halde onlar, sanki inadına sizi görmüyor, duymuyor yani saymıyorlar.
Eleştirilmek, yargılanmak, dışlanmak bile bir kimlik/kişilik yani var olmanın ve bir anlam ifade etmenin delilidir.
Oysa yok sayılmak, bir insana yapılabilecek en büyük haksızlık ve belki de şiddettir.
Çünkü yok sayılmak ağır bir duygudur, insanları içinde yaşadığı topluma yabancılaştırır, uzaklaştırır ve toplum dışı eder.
Devamı.../...
İnsan, varlığı mensubu olduğu sosyal yapı ve içinde yaşadığı toplum ile anlamlıdır.
Çünkü insan hem etkileyen hem de etkilenen, kâinatın öznesi olan varlıktır.
O halde bir insan için tahammül edilemez hatta hakarete uğramaktan daha zor bir şey varsa o da yok sayılmak olmalıdır herhalde.
Bazen fiziksel bir saldırıya uğramak bile yok sayılmaktan daha ağır gelmez insana.
Öyle ki siz çevrenizdekileri görüp duyduğunuz halde onlar, sanki inadına sizi görmüyor, duymuyor yani saymıyorlar.
Eleştirilmek, yargılanmak, dışlanmak bile bir kimlik/kişilik yani var olmanın ve bir anlam ifade etmenin delilidir.
Oysa yok sayılmak, bir insana yapılabilecek en büyük haksızlık ve belki de şiddettir.
Çünkü yok sayılmak ağır bir duygudur, insanları içinde yaşadığı topluma yabancılaştırır, uzaklaştırır ve toplum dışı eder.

|
| | |
|
| | |
| Hakikat Damlaları | |
Herkese şirin gözükmek, ulaşılamayan bir zirvedir ve bu zirveye çıkmak nebilere de müyesser olmamıştır. *** Nefsin nefesini kesmezseniz nefis ve şeytan bir gün keser sizin nefesinizi!
|
| | |
|