Su ya da

Yazılar » Su ya da

Öğr. Gör. Mustafa ULUDOĞAN

İç Anadolu Kuraklıkla Mücadele ve Ekolojik Yaşam Derneği (AnaDoğa)

* Bu yazı İç Anadolu Doğa Koruma Federasyonu’nun Kasım 2006 tarihli bülteninde yayınlanmıştır.

Su, yaşamın ve bireylerin en temel gereksinimi olsa gerek. Hemen hemen tüm yaşamsal, sosyal ve ekonomik faaliyetlerin sağlıklı olarak sürdürülmesi temiz ve yeterli su kaynaklarına sahip olmakla mümkün. Günümüzde yaklaşık 2.5 milyar insan yetersiz ve kalitesiz su nedeniyle sağlıksız şartlarda hayatını sürdürüyor. Özellikle az gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan hastalıkların %10’u yetersiz ve sağlıksız sudan kaynaklanıyor. Bununla birlikte araştırma sonuçları son 10 yıl içerisinde küresel su talebinin 6-7 kat arttığını gösteriyor. Bu oran dünya nüfusu artış oranının iki katından daha fazla. Dünya nüfusunun 2025’de 8.5 milyara, 2050’de ise 10-12 milyara ulaşacağı düşünüldüğünde, su yetersizliği nedeniyle insanlığı ne büyük felaketlerin beklediği zihinlerde canlanabiliyor. Birleşmiş Milletler’in verilerine göre 1,5 milyardan fazla insanın sağlıklı içme suyuna ulaşamadığı dünyamızda, 2 milyar 600 milyon kişi de atık suları arıtacak sistemlerden yoksun yaşıyor. Her yıl 250 milyon insan kirli sulardan bulaşan hastalıklara yakalanırken, 5 milyon kişi bu nedenle hayatını kaybediyor.

Türkiye’deki durum şu an bu kadar kötü olmasa da, geleceğe yönelik projeksiyonlar çok ciddi önlemler alınması gerektiğini gösteriyor. Yıllık kullanılabilir su miktarı 112 milyar m3 olan Türkiye’de, suyun % 70’i tarımsal sulamada, % 20’si endüstriyel amaçlı, % 10’uysa içme-kullanma suyu olarak kullanılmaktadır. Kişi başına düşen su miktarı ise yıllık 1430 m3’tür. Bu rakam, Irak için 2020 m3, Asya için 3000 m3 civarındadır. Önümüzdeki 20-25 yıllık süreç içerisinde ülkedeki tarım arazilerinin %75, evsel su kullanımının ise %260 artacağı göz önüne alındığında su kaynakları üzerindeki talebin ne kadar büyüyeceği daha rahat anlaşılabilir.

Son 40 yılda su kaynaklarının verimsiz yönetimi ve kullanımı sonucunda Türkiye’de yaklaşık 1.300.000 hektarın, yani toplam sulak alanların %50’sinden fazlasının yok olduğu bir gerçektir. Yanlış politika ve uygulamalar nedeniyle her geçen gün akarsu ve yeraltı sularımızın, göllerimizin durumu biraz daha kötüleşmektedir. Son 15 yılda yer altı sularımız Orta Anadolu’da aşırı kullanım nedeniyle 18-20 metre düşmüştür ve bu düşüş her yıl artarak sürmektedir. Yanlış ya da verimsiz sulama tekniklerinin kullanılması, eksik fizibilite ile ve/veya yanlış yerlere inşa edilen barajlar, evsel ve endüstriyel atıkların arıtılmaksızın sulak alanlara boşaltılması ve su havzaları etrafındaki kaçak ve dengesiz yapılaşma su kaynaklarının ve sulak alanların kaybedilmesinin en önemli nedenleri arasındadır.

Kısacası, eldeki su kaynaklarının daha dikkatli kullanılmaya başlanılmamasının ciddi sonuçlara yol açacağı açık ve kesindir. Yapılması gereken, etkili bir su yönetim politikası geliştirmek ve gerek ülke çapında gerek yerel yapılanmalarda bunu etkili bir şekilde hayata geçirmektir. Etkili bir su yönetim politikasının amacı su kullanımını verimli kılmak, su kaynaklarını korumaya yönelik önlemler geliştirmek ve toplam talebi azaltmaktır. 2009’da Türkiye’de gerçekleşmesi beklenen Dünya Su Forumu bu doğrultuda Türkiye’ye çok şey kazandıracaktır. Konunun önemi kamuoyunda daha fazla anlaşılacak, alınması gereken önlemler daha çabuk hayata geçirilecektir.

Sulak alan Nedir?
Sulak alan kavramı “doğal veya yapay, devamlı veya geçici, suları durgun veya akıntılı, acı, tatlı, veya tuzlu denizlerin gelgit hareketlerinin çekilme devresinde altı metreyi geçmeyen derinlikleri kapsayan bütün sular, bataklık, sazlık ve turbalıkları” ifade eder. Sulak alanlar, biyolojik çeşitliliğin ve ekolojik dengenin korunması ve devamlılığının sağlanması açısından büyük öneme sahip; tropik ormanlarla birlikte yeryüzünün en fazla biyolojik üretim yapan ekosistemleridir. Yeraltı suyunu reşarj ve deşarj ederek taşkınların yok edici etkisini azaltır; taban suyunu dengeleyerek bulundukları bölgenin su rejimini düzenler. Yine bulundukları çevrenin nem oranını yükselterek başta yağış ve sıcaklık olmak üzere yerel iklim elemanları üzerinde olumlu etki yaparlar. Tortuları, besin maddelerini ve zehirli maddeleri alıkoyarak su kalitesini yükseltir. Ayrıca, sulak alanlar başta su kuşları olmak üzere çok zengin bir yaban hayatı barındırır. Yerli ve kıtadan kıtaya göç eden milyonlarca göçmen kuşun okyanusları aşmadan önce yumurtlama, yavrulama ve mevsimlik yaşama alanları olduğu için ekolojik açıdan son derece önemli habitatlardır. Sulak alanlar balıkçılık, tarım, hayvancılık, saz üretimi ve rekreasyonel kullanımlar açısından yüksek ekonomik değere sahiptir ve ekonomiye katkı sağlar. Tüm bu özellikleri nedeniyle sulak alanlar dünyanın doğal zenginlik müzeleri olarak kabul edilmektedirler.

Ancak içinde bulunduğumuz yüzyılda, dünyadaki sulak alanların %50’si sazlıkların kesilmesi, tarımsal amaçlı kurutma, sanayi kirliliği, içme suyu amaçlı kullanım, büyük baraj inşaatları ve yapılaşma nedeniyle yok edilmiştir. İnsanoğlu; ormanlara zarar vererek, nehirler üzerinde barajlar inşa ederek, sulak alanları tahrip ederek, iklimin istikrarını bozarak, karmaşık bir ekolojik güvenlik ağının iplerini çözmektedir. Sulak alanlar ekosistemin bir parçasıdır ve yok olmaları ekosistemin bozulması demektir.

Ülkemiz, coğrafi konumu, topoğrafik yapısı ve değişik iklim şartları nedeniyle tatlı ve tuzlu su ekosistemleri, geniş sazlık ve bataklık alanlar, bu alanları çevreleyen çayır, mera ve step alanları gibi değişik karakterdeki habitatlardan oluşan sulak alanlara sahiptir. Sahip olduğu bu farklı ekolojik karakterdeki zengin sulak alanlarıyla Türkiye, özelikle de İç Anadolu Bölgesi Avrupa ve Ortadoğu’nun en önemli ülkelerinden biridir. Batı Palearktik bölgedeki 4 ana kuş göç yolundan ikisinin Anadolu üzerinden geçmesi ülkemizdeki sulak alanların önemini daha da arttırmaktadır. Yüz binlerce su kuşu düzenli olarak ülkemiz sulak alanlarında kışlamakta ve kuluçkaya yatmaktadır. Türkiye, bu açıdan bakıldığında pek çok kuş türünün neslini devam ettirebilmesi için anahtar ülke konumundadır. Bu nedenle Türkiye’deki sulak alanların korunması herhangi bir ülkedekinden daha fazla önem taşımaktadır.

Ülkemizde özellikle 1950’li yıllarda sıtma hastalığını önleme şeklinde başlayan kurutma çalışmaları, tarım toprağı elde etme amacıyla 1990’lı yılların ortasına kadar devam etmiştir. Amik, Gavur, Emen, Avlan gölleri gibi 1 milyon 300 bin hektarın üzerinde sulak alanımız sonuçları hiç düşünülmeden çeşitli amaçlarla kullanılmak üzere kurutulmuştur Ancak, kurutmalar sonucu elde edilen arazilerin pek çoğunda istenilen tarımsal verime erişilememiş; bir kısım arazilerde çoraklaşma ve turbalıkların yanması gibi istenmeyen durumlarla karşılaşılmıştır. Ayrıca, yörenin su rejiminde meydana gelen bozulmalar ve iklimsel değişimlerin yanı sıra birçok canlı türünün neslinin tehlikeye düşmesi veya yok olması gibi telafisi mümkün olmayan sorunlar ortaya çıkmıştır.

Günlük hayatımızda çoğumuzun fazla önemsemediği, verimsiz ve atıl alanlar olarak nitelediği, hatta uzun yıllar sıtma hastalığının kaynağı olarak görüldüğü için kurutulan sulak alanlar doğal dengenin ve biyolojik çeşitliliğin korunmasındaki rolünün anlaşılması ve ülke ekonomisine sağladığı katkı nedeniyle,  dünyada korunması öncelikli alanların başında yer almaya başlamıştır.

Ramsar Sözleşmesi
2 Şubat 1971’de Iran’ın Ramsar kentinde imzaya açılan "Özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak Uluslararası Öneme Sahip Sulak alanların Korunması Sözleşmesi", bilinen adıyla “Ramsar Sözleşmesi”, doğa koruma konusunda düzenlenmiş ilk uluslararası sözleşmedir. Türkiye, Ramsar Sözleşmesi’ne Çevre Bakanlığı’nın kurulmasını takiben başlattığı girişimler sonucu 17 Mayıs 1994 yılında resmen taraf olmuştur Ülkemizde, toplam alanı 1 milyon hektarın üzerinde, 250 civarında sulak alan bulunmaktadır. Ramsar Sözleşmesi Taraflar Konferansı’nda kabul edilen su kuşları ve balık kriterlerine göre yapılan değerlendirmeler sonucu 250 sulak alanın 71’i uluslararası öneme sahip sulak alan olarak belirlenmiştir. Ülkemiz, Seyfe Gölü, Sultan Sazlığı, Göksu Deltası, Kuş (Manyas) Gölü ve Burdur Gölü’nü 1994 yılında; Gediz Deltası, Kızılırmak Deltası, Akyatan Gölü ve Uluabat Gölü’nü ise 1998 yılında Ramsar Sözleşmesi Listesine dahil ettirmiştir. Türkiye, sözleşmeye taraf olduktan sonra sulak alanların drenajını öngören projeleri programından çıkarmış, ayrıca ekolojik karakterini olumsuz etkileyecek birçok projeyi de revize etmiştir.

Sulak Alanlarımız Ne Durumda?
Geçmişte uygulanan projeler nedeniyle Ramsar Alanları da dahil olmak üzere pek çok sulak alanda hala sorunlar yaşanmaktadır. Sulak alanları besleyen akarsuların barajlarda tutulması, yönlerinin değiştirilmesi veya sistemden su alınması, tarım ve sanayiden kaynaklanan kirlenmeler nedeni ile su kalitesinin bozulması, sediment taşınması, yabancı türlerin sisteme bırakılması, saz yakılması ve kontrolsüz saz kesimi bu sorunların başlıcalarıdır. Bunların yanı sıra, henüz çok az sayıda alanda yönetim planının hazırlanabilmiş olması, alanları yerinden yönetebilecek mekanizmaların bulunmayışı, kurum ve kuruluşlar arasında iletişim ve işbirliğinin yeterli düzeyde sağlanamaması gibi nedenler koruma çalışmalarında başarıyı engellemektedir. 30 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe konan Sulak Alanların Korunması Yönetmeliği, bu konuda uzun yıllar sıkıntısı çekilen hukuki boşluğu büyük ölçüde doldurmuştur. Özellikle yönetmelikle kurulan "Ulusal Sulak Alan Komisyonu" ve “Yerel Sulak Alan Komisyonları” da yerel yönetimler, yerel STKlar ve alanı kullananlar arasında iletişim ve işbirliğinin geliştirilmesi bakımından önemli bir mekanizma olmuştur. 8. Taraflar Konferansı’nda kabul edilen Ramsar 2003-2008 Stratejik Planı dikkate alınarak ilgili kamu kurum ve kuruluş uzmanlarının katılımı ile hazırlanan "Türkiye’nin 2003-2008 Ulusal Sulak Alan Stratejik Planı" son derece önemli bir çalışma olup, sulak alanların korunması ve akılcı kullanımında tüm kurum ve kuruluşlar için rehber olacaktır.

Kısıtlı yağışlara karşın bir zamanlar sulak alanlar bakımından Türkiye’nin en zengin yörelerinden biri olan İç Anadolu’da bugün neredeyse bütün sulak alanlar kurumuş durumdadır. Suğla Gölü (16.500 ha.), Samsam Gölü (830 ha.), Tersakan Gölü (6.400ha.) Yarma Bataklığı (10.000 ha.) Arap Çayırı (20.000 ha.) Hotamış Sazlığı (16.500 ha), Eşmekaya Sazlıkları (11.250 ha.) Karapınar Ovası (15.00 ha.) Ereğli Sazlıkları (1.500 ha.) yalnızca Konya Ovası’nda kaybettiğimiz alanlardır ve toplam genişliği 115.180 ha. civarındadır. Bu kayıpların arkası gelmektedir. Bütün bunların altında yatan en büyük etkenlerden biri tarımsal faaliyetlerin bilinçsizce yapılması ve bunun küresel ısınmadan kaynaklanan süreci hızlandırmasıdır. Türkiye’nin tuz deposu Tuz Gölü, en büyük tatlı su gölü Beyşehir, Eber, Akşehir ve daha birçoğunu ya kurutuyoruz, ya kirleterek kullanılamaz hale getiriyoruz. Kaybetmek üzere olduklarımızın bunlarla sınırlı olmadığını tahmin etmekte zor değil. Ülkemizin su zengini bir ülke olmadığı, uluslararası ölçütlere göre su sıkıntısı çeken ülkeler arasında değerlendirildiği her zaman hatırlanmalıdır. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de suya olan gereksinim her geçen gün artarken, kirlenme ve yanlış kullanım nedeniyle su kaynaklarımız hızla azalmaktadır. Gelecek kuşaklara sürdürülebilir bir yaşam ve gelecek bırakmak için, herkesi sulak alanlardaki kültürel ve biyolojik zenginliğimize ve su kaynaklarımıza sahip çıkmaya çağırıyoruz.